4 Ocak 2014 Cumartesi

Sulh Yapalım

Sulh Yapalım


İkimiz birden sevinebiliriz sulh yapalım

Şu kaçamak baskınlardan şu şekli tutuklamalardan

Ani tayinlerden sürgünlerden yaman beddualardan

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Bu sözleri atla bu sözleri de bunları da

Sulh yapalım


Falanca kavgaya şimdi geliriz sulh yapalım

Barıştık deriz ortalık durur ineriz

Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya

Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Nasıl olsa mağduruz nasıl olsa gireriz kolkola

Beni bırak sulh yapalım


Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum sulh yapalım

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

İmzam ıslansın diye bakıyorum ıslanıyor

Seni aldım büyük yerlere getirdim

Sayısız darbecin vardı bir bir kapattım

Onlara düşmeyesin diye bir bir kapattım

Şimdi uçak gelir biner gideriz

Devrilmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin

Ülkeyi aldım bize ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat

Durma sulh yapalım







30 Aralık 2013 Pazartesi

YÜZ NAKLİ

YÜZ NAKLİ



Müdür: Rahmetlinin yüzü de ekmek gibiymiş. Bulamadın abi daha iyi bir yüz.
Patron: Kıvanç Tatlıtuğ'u mu öldürseydim oğlum, ellerinde bu vardı.
Müdür: Kimmiş abi rahmetli?
Patron: Ya dininde imanında Afyonlu, saf temiz bir Anadolu insanıymış, çiftçiymiş.
Müdür: Abi kusura bakma da pek öyle temiz, saf durmuyor, bir çakallık var gibi bakışlarda.
Patron: Oğlum git işine, gayet iyi oldu. Bak, birazdan etkilerini görürüz.
Usta odaya dalar…
Usta: Veysel bey, 2 ay oldu
Patron: Ne oldu kardeşim, metroya biner gibi ortadan daldın odaya
Usta: Pardon, ben patrona bakmıştım
Müdür: Ahmet Usta! Veysel bey yok, bak yeni patron Rıza beyle tanıştırayım seni.
Usta: Yeni patron mu? Hayırlı olsun efendim
Patron: Sağol kardeşim
Usta: Ya bizim eski patrondan alacaklar vardı da, iki aydır maaşları ödemiyordu şerefsiz
Müdür: Ya kardeşim öyle deme belki müşgül durumdaydı adam.
Usta: Bırak müdür ya, savunma puştu, metresine Mercedes aldığını bilmeyen mi var.
Patron: Biz yine de saygıyı bırakmayalım, Japonların meşhur atasözü ne der, cisimler göründüğünden daha yakın olabilir. Adamlar bu lafı o kadar sevmiş ki arabalara bile yapıştırmış.
Müdür: Abi o aynalarla ilgili başka bir durumdu sanki
Usta: Patron ben Capon'u Çin'i bilmem de herhalde sen maaşlar konusunda birşeyler bilirsin.
Patron: Ya kardeşim herhalde bilicez de, şirketi yeni aldık, cebimizde para kalmadı, biraz daha sabredin kardeşim, yeni nesil “Rıza Sübap ve Rulman Sanayi”nin siz değerli çalışanlarının olacaktır. Çanakkale ruhunu tekrar görmek istiyorum bu şirkette!!!
Usta: Patron, maaşımızı istedik, sen bizi Kuvayı Milliyeye gönüllü yazdın.
Müdür: Uzatma Ahmet Usta, Patron ödüycem dedi ya, hadi kardeşim vardiyana, hadi, hadi.
Usta: Ya patron, siman yabancı değil, sen Afyonlu musun.
Patron: Yok kardeşim ben İzmirliyim. Bak, çekirdek. Bak, çekirdeğe çiğdem diyorum. Çiğdem, İzmir, hem de Göztepe. 35 plaka buçuksuz.
Usta: Ya, benzettim o zaman, neyse, ben mesaime döneyim.
Müdür: Selametle kardeşim

Patron: Ya bu Ahmet Usta çok iyi adam da gomünist midir nedir, hep bir emek demeler, hep bir talepkarlıklar.
Müdür: Ya, var bunda birşeyler de, çok iyi usta. Bu paraya daha iyisi bulunmaz. Yoksa çoktan kapının önüne koymuştum.
Patron: Sen işini bilirsin Müdür. Birşey diyecem o Sibel orospusu Mercedes aldığımı herkese cidden yaymış mı.
Müdür: Valla yaymış orospu
Patron: Höşşt. Kendine gel müdür efendi. Sibel'e bir tek ben orospu diyebilirim, sen hanım diyeceksin.
Müdür: Pardon patron, evet Sibel Hanım Mercedes hikayesini herkese anlatmış. Birşey daha anlatmış.
Patron: Neyi anlatmış.
Müdür: Kuşunuzun viagrasız ötmediğini
Patron: Vay orospu
Müdür: Aynen patron, anlatmış orospu
Patron: Lan sus, sen hanım diyeceksin.
Müdür: Pardon, böyle anlatmış işte Sibel Hanım
Sibel içeri dalar…
Sibel: Lan niye aramıyorsun puşt, karına mı döndün yine, işin bitti mi benle, valla şurada vururum seni
Patron: Kimsin kardeşim sen
Sibel: Asıl sen kimsin, Veysel olacak o kaypak herif nerde
Müdür: Sibel, Sibel, Sibel Hanım sizi yeni patronumuz Rıza beyle tanıştırayım efendim,
Sibel: Rıza beyi değil Veysel ibnesini arıyorum. Nerde o herif, müdür?
Müdür: Şirketi sattı, memleketi Boyabat'a gitti.
Sibel: Boyuycam ben onu boydan boya, hem de kanla, 3 haftadır adet görmüyorum, şerefsiz herif bana haber vermeden şirketi satıyor, memlekete kaçıyor.
Patron: Hanfendi nedir mevzu
Sibel: Pardon sizi ilgilendirmez, Veysel denen pezevenkle ilgili ufak bir mevzu, kendileri töre cinayetlerinin kurbanlarından biri olacak da. Aslında aile meclisinde şeyini keselim ile öldürelim aynı oyu aldı. Ama sonra babam hangi çağdayız, adamın şeyi keselir mi dedi. Biz de öldürmeye karar verdik.
Patron: Çok insaflıymışsınız hanfendi.
Sibel: Öyleyizdir.
Müdür: Rıza bey, panikten ben sizi tanıştıramadım. Sibel Hanım Kalite Güvence müdürümüz. Veysel beyle de iş gereği sıkı münasebetleri vardı. Gece gündüz hep çalışırlardı. (Pompa işareti yapar)
Sibel: Aynı özverili çalışmayı sizinle de gösteririz inşallah.
Patron: Anlıyorum tabii, efendim, üzülmeyin, işinizi iyi yaptığınız sürece hiçbirşey değişmez. Özverili çalışan benim için önemlidir. Gerekirse her gece işim için çalışırım.
Müdür: Ne geldiyse o iş yüzünden geldi zaten.
Patron: Ne dedin müdür
Müdür:Yok birşey demedim efendim
Sibel: Afedersiniz Rıza bey, ben bir anlık sinirle ağza gelmeyecek şeyler söyledim galiba. Kusura bakmayın, tekrar hayırlı olsun.
Patron: Aman efendim, hangimiz heyecanla bir işler yapmıyoruz.
Sibel: Birşey sorucam siz Afyon'da bulundunuz mu?
Patron: Yok hayır efendim, ben aslen İzmirliyim. Simite gevrek deriz, bakın bu bir gevrek. Yani ben İzmirliyim.
Sibel: Peki öyle olsun, en kısa zamanda görüşelim. Hıyarlar arada olmadan (Müdüre bakarak)

Patron: Lan hamile mi bu karı,
Müdür: Patronum siz de maşallah viagralı falan ama çocuğu koymuşsunuz.
Patron: Müdür sen de iyice laubali oldun ha. Şu borç batağından kurtulayım senle bilahare görüşücem.
Müdür: Kusura bakmayın efendim. Son günlerin gerginliği işte.
Patron: Birşeyi anlamadım, bu Afyon hikayesi nerden çıktı.
Müdür: Ben de anlamadım, belki ikisinin de Afyon'da akrabası falan vardır.
Patron: Yüz nakli yaptırdığım anlaşılırsa bu millet öldürür beni!!!
Müdür: Belki rahmetli Afyon'da İkbal tesislerinde falan garsondu. Herkes orada muhakkak mola verir. Siması tanıdık geliyordur.
Patron: İnşallah öyledir müdür.  Doktor olacak soyguncuya bir ton para verdik, o kadar ameliyat olduk, boşa gitmesin  emeklerimiz. Zaten gizli yaptı ameliyatı. Duyulursa mahvoluruz.
Ustayla, Sibel ellerinde bir gazete ile odaya girerler.
Ahmet: Vay bizde de şans yok, bir önceki patron dolandırıcıydı, şimdiki de sapık. Hani Izmirliydin.
Patron: Nerden çıkardın kardeşim.
Sibel: Bu fotodaki sensin işte.
Ahmet: Valla itiraf etmezsen polise anlatırsın derdini.
Patron: Ya tamam bir yalan söyledim, haklısınız Afyonluyum da ne sapıklığımı gördünüz. Camiden çıkmayan biriyim ben. Ne var o gazetede.
Sibel: O neler neler var. Valla camiden çıkmıyormuşsun ama ibadet için değil, cemaatin ayakkabılarını çalıp onlardan çay içiyormuşsun. Öyle yazıyor gastede.
Patron: Yok canım. Onu benim kayınço uydurmuş. Kıskanç hergele. Kayınpeder mirası bana bıraktı. Ben de geldim burayı aldım. Çekemeyen kayınço da yalandan bu haberi yaptrmış olmalı.
Müdür: Mümkün efendim. Gasteye yeterince para verirseniz istediğiniz haberi yapıyorlar.
Sibel: Iyi de kardeşim polis seni arıyormuş. Bu haberde mi para karşılığı
Patron: Tövbe, niye ki
Ahmet: Köydeki tüm eşşeklere tecavüzden
Patron: Vay ibne doktor, yaktın beni.


17 Aralık 2013 Salı

Meliha teyze ile röportaj


Meliha Teyze ile röportaj








Bugünkü köşemi geçen 10 yıl içinde hakkını çok yediğimiz birine, Meliha teyzeye ayırmak istiyorum. Röportaj çok keyifli oldu. Meliha teyze beni elmalı pasta ve kahve ile ağırladı. Kendisine teşekkür ediyorum.


Ekrem: Meliha Teyze, öncelikle şu sorudan başlayalım. Haklı çıktığın için mutlu musun

Meliha Teyze: Evladım buruk bir sevinç var içimde. Ben bunların ne mal olduğunu 10 yıldır herkese anlatıyorum. Bunlar cumhuriyete karşı diyorum, bunlar yolsuzluklara batmış diyorum, bunlar dini kullanıyor, ceplerini dolduruyor diyorum, herkes gülüyor.

E: Kim gülüyor

MT: Gençler gülüyor, liberaller gülüyor. Röfleli CHP Teyzesi taktılar adımı. Dinozor diyorlar, endişeli modern diyorlar. Darbeci bile dediler ki, ben askeri sevmem. Zamanında genç bir subay istedi beni, ona değil de o zaman asistan olan rahmetli tabip kocama gelin gittim. Sonra o subay general bile oldu, ama pişman olmadım. Rahmetli kocam çok iyi bir adamdı. Şimdiki doktorlar gibi değil. Koca kasabayı bedava muayene ederdi. Çok sevilirdi rahmetli. Şimdi Nazilli'ye git Dahiliye Mütehassısı Esad Bey'i sor, hala tanırlar.

E: Kaç yıl oldu. Bey amcayı kaybedeli. 

MT: Erken öldü rahmetli, 5 sene önce kaybettik, 65 yaşında. Hissiyatı kuvvetli olan insan çok yaşamıyor.

E: Anladım Meliha Teyze. Peki sen bu iktidardan birşey olmayacağını nasıl anladın. Siyasetle yakından mı ilgileniyorsun. Kamu Yönetimi mi okudun.

MT: Yok Evladım. Bunu anlamak için politik analist olmak, Amerikalarda okumak gerekmiyor. Çık pazara, konuş manavla, kimin hangi rüşvetle nereye binalar diktiğini, kimin ihaleler aldığını hemen duyarsın. Bu kadar paraya tapan insanın Allah ile din ile samimi bir ilişkisi olur mu. Herşey politika bunlar için. Başörtüsü olsun, oruç olsun, namaz olsun. Sırf gösteriş için yapıyorlar. Gerçek müslüman bunları saklar. İnsanın gözüne gözüne sokmaz. Bir iftarlar yapıyorlar o lüks otellerde, o paraya İstanbul'un tüm garibanlarını bir öğün doyurursun. Yanlış mı söylüyorum evladım.

E: Yok teyzecim, ben röportaj yapan tarafım. Görüş belirtmesem daha iyi olacak. Peki sizin gibi teyzeleri fazla milliyetçi olmakla suçluyorlar. Mesela andımız konusu. Sizce çocukların yaz-kış hergün bir devlete bağlı olduklarını haykırmaları normal mi

MT: Evladım bu vatan bizim. Vatanıma sahip çıkmasam nerede yaşayacağım ben. Uzaydan gelmedim ki uzaya döneyim. Biraz daha pasta yesene. Sen iyice zayıflamışsın. Andımız konusuna gelince. Çocuklar hergün okumasın. Haftada bir okusun. 

E: Kürtler de var memlekette. Onlara da Türküm dedirtiyoruz zorla. 

MT: Evladım benim ana tarafım Çerkes, baba tarafım Pomak. Bu ülkede yaşayan herkes Türktür. Amerikalıların hangisi Amerikalı

E: Amerika başka bir durum ama neyse. Bu son patlayan yolsuzluk balonuna ne diyeceksin.

MT: Gezi Olaylarında bu iktidar çok beddua aldı. Gencecik çocukları öldürdüler, sakat bıraktılar. Ama bu ülkenin gençleri de bu ülkenin sahipsiz olmadığını gösterdi bize. Birşey daha oldu. O koca iktidarı Tayyip Bey'in o kadar koca olmadığını gösterdi. Yüzde 50 diyor. Diğer yüzde 50 mutlu değilse bir ülke yönetilebilir. Soruyorum Ekrem evladım. Sen okumuş çocuksun. Haksız mıyım.

E: Haklısın teyzecim

MT: Cemaati bunlar beslemedi mi. Kol kanat germediler mi. Kimdi o garip bir milletvekili var. Televizyona çıkıyor hep. Emniyeti cemaate bıraktık diyen.

E: Şamil Tayyar

MT: Hah o. Yargıyı da bıraktılar. Siz orada, biz burada takılalım düzenimiz bozulmasın dediler. Sonra Tayyip Bey dershane konusunda dayılanınca kılıçlar çekildi.

E: Ne güzel anlatıyorsun Meliha teyze, masal gibi, uykum geldi

MT: Bir de dernekte anlattılar. İran ve Suriye konusunda antlaşma sağlanınca, ABD bizimki gibi ne yapacağı hesap edilmeyen bir adamı daha fazla orada tutmamak istemiş. 

E: Bu çok ilginç

MT: Fethullah Hoca Amerika'nın icazeti olmadan birşey yapabilir mi. Adam orada yaşıyor. İsteseler yarın çıkartırlar onu oradan.

E: Haklısın galiba. Peki Meliha Teyze. Valla strateji uzmanlarından daha fazlasını senden öğrendim. Ver mübarek elini öpeyim.

MT: Aman evladım, ne demek. Bak giderken sana biraz pasta koyayım. Çok çalışıyorsun, öyle dışarlarda sağlıksız şeyler yeme.

E: ARO




















23 Ekim 2013 Çarşamba

Büyük Anadolu Sözlüğü

Büyük Anadolu Sözlüğü


Almanya: Dayıoğlunun, amcaoğlunun, hala ve teyze kızlarının yaşadığı memleket.

Arap: Peygamberimizin ümmeti. Zengin, fakat pis bir millet. Örn. Cümle: Cevahir'deki kadar Arab'ı Mekke'de görmedim.

Cami: Cuma kılınan ibadethane. Örn. Cümle: Caminin altındaki BİM'e Starwars oyuncakları gelmiş.

CHP: Din düşmanı, komünistlerin toplandığı parti

Domuz: Yiyenin karısını, kızını kıskanmadığı gavat hayvan.

Eşek: Eskiden yük taşımakta kullanılırken, teknolojinin ilerlemesiyle bu görevini Kangoolara bırakan, şimdilerde başlık parasını toparlayamayan bekar erkeklerin cinsel tatmin ve tecrübe kazanması amacıyla beslenen bir hayvan. Yaşlıları kesilerek sucuk yapılır.

Gitar: Bağlamanın büyüğü. Kız götürmek amacıyla Akdeniz Akşamlarının çalındığı müzik şeysi

İnternetler: Karı kız ve porno bulma aygıtı

İnşaat: Kat karşılığında müteahhite verilen arsada yapılan faaliyet. Seyretmesi çok zevkli. Örn. Cümle: Abi bu inşaatın temeline çok demir koydular, ben gördüm. 

İslam: En güzelini bizim yaşadığımız dinimiz

İstanbul: Taşı toprağı altın. En tarihi yerleri Esenler Otogarı, Ümraniye Meydanı, Bağcılar Çarşı, Cevahir AVM.

Kasaba: Köyün büyüğü. Örn: Kasabaya şehirden gelen memurların karıları azgın olur.

Köy: Kasabanın küçüğü

Rusya: Kocalarının portmantoda başka erkeğin şapkasını gördüğü an çıkıp gittiği gavat memleketi.

Siyaset: En çok yol ve camii yapana oy verilen bir sistem

Sosyal Medya: Türkiyemizin başarısını çekemeyenlerin Gezicileri örgütlediği yer


Turist: Kendi ayaklarıyla şehrimize kadar gelip buralarda konaylayan, yaşlı kadınlardan sabun, tarhana vs. alan enayiler. Kadın türleri vermeye hazırdır. Bağırmaları daha çok istediklerini gösterir. 

Üniversite: Sevişgen kızlı erkekli zengin çocuklarının gittiği, ilinizde açıldığı anda kiraları zıplatan, ev sahibine ve esnafın yüzünü güldüren büyük okul.







Şarj kriterleri


Şarj kriterleri


Herkes herkesten dertli, içen içmeyenden, Efes içen Tuborg içenden, çarşaflı türbanlıdan, türbanlı açıktan, açık daha açıktan, daha açık en açıktan. iPhone kullanan Samsung kullanandan, Samsung kullanan ortamı bozan Çin malı ucuz telefonlardan, Casper kullanan şakirtler hepsinden.

Huzursuzluk endeksi olsa Suriye ve Afganistan'ın toplamından fazla bir katsayı elde edilecek bu çorak ve acayip topraklar patlamaya hazırken bir türlü patlayamamanın kasvetini yol vermeyen aracın şoförünü döverek, karısını öldürerek atmaya çalışıyor. Ama nereye kadar. Bir ülke düşünün insanı SS Subayı kadar haşin, acımasız olsun, ama asgari ücretle çalışsın. Olmaz, olmamalı. Kötülüğün bile bir standardı olmalı. Gariban mahallede oturan çocuklar yangın musluklarının altında dans edebildiği için Amerika Birleşik Devletleri hala ayakta. Bizde aynı mahallelerde kadınlar sokakta halı yıkıyor. Olmuyor. 

Birbirimize niye mecburuz. Madem sevişmiyoruz, ayrılalım. 20 yıllık karı-koca bile iki celsede boşanırken bu inat niye. Kriterimiz de çok basit olsun. İki ülke yapalım. Şarj diyebilenler batıya, sarz, jarş, jarj ve türevlerini diyenler doğuya gitsin. Hepimiz huzur içinde yaşalım.







2 Ekim 2013 Çarşamba

Kalan



Onları -Rumları- kovaladıktan sonra
Kapattılar bir süre pasajı
Sonra onların dükkanlarına biz Türkler yerleşti
Tüm mitolojik figürleri çıkarıldı yuvalarından
Temizlenecek dendi
Tüm meslek tanrıçalarını
Demeter'i
Dike'yi
Artemis'i
Afrodit'i
Kirke'yi
Alıp rengarenk ellerinden
İbrişim
Fırfır saçak
Şerit fiskos çeken
Lir çalan tanrıları
Çekip aldık ellerinden
Düğme püskül ustaları
İpliksiz, kemersiz, ponponsuz
Fiskossuz, fırfırsız kaldı
Yıllar sonra açıldığında
Aynalı pasaj
Bir tek
Hristo Usta'nın vitrinindeki
Marilyn'in pliseli ak eteği kalmıştı
Mor renkle çürümüştü ak olan
Vitrinin anahtarı
Hristo Usta'da kalmış
Hristo Usta kaçmış Atina'ya
Belki bir gün gene döner mi
Buraya

Leyla Erbil, Kalan, S. 165-166










20 Ağustos 2013 Salı

Ortadoğu üzerine

Rabia Rabia


İşler iyi gidince Cebrail

Kötü giderse hemen İsrail

Afrika'da yaşar devasa fil

Akar ovalardan masmavi nil


Bağırsınlar  herkes Rabia Rabia

Mısır'dan çıktı Hazreti Musa

Amerika başkanı Obama

Memleketi ki kara Afrika

Yazık kendi de kalbi de kara

Bağırsınlar  herkes Rabia Rabia


Bir gece ansızın geldi Sisi

Anaların sıkıştı yüreği

Zorbaya eğilmedi hiçbiri

Elini kime verse bizimki

Sonu oldu hep like Kaddafi










13 Ağustos 2013 Salı

Akşam Haberleri

Akşam haberleri


Tatil, iş seyahati vs. derken uzun zamandır akşam haberleri seyredemiyordum. Mehmet Ali Birand'ın kalpleri ısıtan sevimli gülümsemesini izleme alışkanlığıyla Kanal D haberi açtım. Sunuculuğun genç Semih'i gürbüz Serdar Cebe'ye denk geldim. Denk gelince de Birand'ın öldüğünü hatırladım. 2013 Ocak ve Şubat ayları 90ların ne kadar kült figürü varsa bir kış temizliğine tabi tutmuştu. Müslüm Gürses'in yoğun bakımda yılbaşı kutlaması yapılırken kaptığı enfeksiyonla öldüğünü bile unuttuk. Hatta başbakanın yandaş hastanelerden Medipol'e "Babanın 600 binlik borcunu silin" talimatı verdiğini de. 

Gezi olayları herşeyi unutturdu. Hani ilkokullarda tarih cetveli vardı. 1789 yılında Yeniçağ kapanır, fermuar açar gibi Yakınçağ açılırdı. Burada da benzeri oldu. Hoşgörü muhabbetiyle solcu-sağcı arkadaşlığı bitti. Çok değerli troll arkadaşlarım rahmetli İlhan Selçuk'tan ciddi yazılar yazmaya başladılar. İlhan Selçuk da öldü değil mi, hem de Ergenekon'dan sabah 4'te tutuklandıktan sonra. I see dead people. Hadi hayırlısı. Neyse bir haberler seyrettim konu Bruce Willis'a kadar geldi. Kellik bir insana bu kadar yakışır mı. Canım ya. Geyik uzayacak. Paragraf kapat.

Haftasonu yediğim mangalların neticesi olarak yoğurt-etimek ile idare ederken haberleri seyretmeye başladım. 10 dakika içinde tam 16 kişi boğuldu, 2 işçi duvarın üstüne düşmesi sonucu öldü, 5 yaşında bayramlaşmaya giden çocuğa 17 yaşında başka bir çocuk tecavüz etti, tecavüz edilen çocuğun yakınları tecavüzcü çocuğun yakınlarının evlerini yaktı, 76 kişi trafik kazasında öldü, 73 yaşındaki kıskanç koca 70 yaşındaki karısını vurdu. Akşam haberlerinde muhtemelen ortalama bir Kanadalının 10 yılda göreceği tüm felaketleri görmüş oldum. Yoğurt mu gaz yaptı, yoksa sinirden mi bilmiyorum, mideme kramp girdi. 

Sokağa çıkarken bile lan başıma birşey gelmesin diye düşünülen bir memlekette yüzde 55'in mutlu olmasının açıklamasını hangi ruh bilimci yapabilirdi. Ben şahsen krampların da etkisiyle Masum Türker'e bile oy vermeye hazır hale geldim. Bundan sonra da sadece Fashion TV seyrederim. Başkasına bakmam.



26 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Analizi

Gezi Analizi - (Korkma kitabı değil)

31 Mayıs tarihinden beri herkes çok sıradışı günler yazıyor. 2 hafta kadar devletin olmadığı bir Taksim gördük ve birşey itiraf edeyim hiç de fena değildi. Normalde hırsızın, uğursuzun gezdiği meydanda yaklaşık 2 hafta adi bir suç işlenmedi. Devletten sorumluluğu alıp insanlara verdiğinizde insanların daha makulleştiklerini gözlemledik. Gelelim herkesin merak ettiği bu gençler kimdi sorusuna

Elbette Atrius'dan gelen birkaç uzaylı değiller. Genç deyince akla hemen 20 yaşında üniversite talebesi geliyor. Benim gözlemlediğim Gezi direnişçileri arasında 20 yaşında da 60 yaşında da kişiler vardı. Bakmayın siz medyanın twitter gençliği diye kategorileştirme çabasına. Onlar hala bir kategoriye sokarsak kolay yeneriz mantığındalar, olaylara Soğuk savaş zihniyetiyle bakmaktan kurtulamadılar. Evet twitter, facebook, iphone, samsung vs. dönemin gerçekliği. Ama bunlar insanların gaz fişeği, toma, plastik mermi karşısında dimdik durmasına yetecek şeyler değil. Bahsedilen kitle bazı proflarımızın dediği gibi sadece kalbi kırık, gönlü ayrılık acısı tatmış romantikler de değil. Kızgın oldukları muhakkak; RTE'nin her birşeyi bilen tavrına, despot tavırlarına vs. Fakat bu tavırlar bile bu direnişi anlatmaya yetmiyor. O zaman İspanya, Brezilya, ABD'deki direnişleri basıl açıklayacağız. Yani iş Marx üstadın dediği gibi yine ekonomiye geliyor. 

1950lerden itibaren dünyada hızlı bir sanayileşme var. 50 sene önce İtalya'nın yüzde 60'ı tarım sektöründe çalışırken bu oran şu an yüzde 4'e kadar düşmüş. Türkiye'de 40 sene önce GSMH'nın yüzde 33'ü tarımdan sağlanırken bu oran şu an yüzde 10 civarında. İkinci dünya savaşından sonra tüm dünyada köyden şehirlere büyük göçler yaşandı. Şehirlere gelen insanlar boş durmadı. Kendilerinin mahrum kaldığı eğitim imkanlarından çocuklarının yararlanmasını istediler. Bu da gittikçe daha eğitimli, bilgili bir nesil yetişmesine önayak oldu. Yetişen iyi eğitimli gençlik ekonominin altın yıllarında voliyi vurdu dersek çok avam kaçacak ama gerçekten öyle oldu. Avrupa için 1950-1980 arası, biz de ise 1980'den itibaren üniversite mezunu olmak zenginler kulübüne girmek için yeterli şarttı. Sanayi ve hizmet sektöründe çalışan beyaz yakalılar şehirli yeni bir sınıfın da oluşmasına ön ayak oldu: Profesyoneller. Artan refah durumu,  plazalarda yaşanan sahte cennet SSCB'nin yıkılmasına kadar gayet iyi sürdü. 1990ların ortasından başlayarak hız kazanan Küreselleşme ile başlayan sanayi üretiminin Çin ve diğer ucuz ülkelere kaçması tadımızı bozmaya başladı. Çünkü elimizde iyi eğitimli, fakat işsiz gençler kaldı. İşin daha kötüsü alttan gelenler iyi eğitim almaya devam ettiler, çünkü yapacakları başka birşey yoktu. Yeni şehirliler dedeleri gibi ne tarla ekmeyi bilirler, ne de inek sağmasını. Evet bilirler Varoluşculuğu, Tarantino'yu, İngilizceyi. Ama bunlar da bakkaldan ekmek almaya yetmedi.

Türkiye'de üniversite mezunu işsizlerin oranı %37.  Kendi vasıflarının gerisinde bir işte çalışan insan oranı %40. 1990lardan bugüne üniversite mezunu ortalaması %8'den %12'ye çıktı. Açılan yeni üniversitelerle sayı önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Fakat nitelikli işgücünü emecek iş piyasası oluşmuş değil. Hele devletin kendi zenginlerini yaratan sanayi politikası emek piyasasında ciddi arızalar yaratıyor. Sonuçta iki yabancı dil bilen üniversite mezunu mühendis 1500 liraya çalışmaya başlıyor, polisin 2500 lira aldığı bir ülkede üstelik.

Ortaya çıkan durumdan yalnız gençler muzdarip değil. Halihazırda çalışan 30 yaş üstü beyaz yakaların da durumu artık parlak değil. Kurumsal (!) firmaya kendini atan azınlık dışında çoğunluk SSKsını asgari ücretten gösteren, fazla mesaisini ödemeyen, ana avrat düz giden patronların yanında çalışıyor. Direnişin önemli bir saç ayağını hatta kasasını bu tecrübeli grup oluşturuyor. Yukarda bahsettiğim gibi üniversite mezunlarının %37si işsizken, ortaokul mezunlarının sadece %20si işsiz bir ülke Türkiye. Niteliksiz işgücünün şu an için iktidardan memnun olmasının en büyük sebebi de bu düşük oran bana kalırsa. Ama sanayi üretimindeki Uzakdoğu ve Afrika'ya göç devam ettikçe işçi sınıfı da direnişe katılmaya başlayacak diye düşünüyorum. Çin'den bile bazı üreticilerin ucuz diye Bangladeş'e, Vietnam'a kaçtığını düşünürsek çok da atmış olmayız.

Peki ne olacak. Bence üretim, eğitim, hatta demokrasinin yeniden tanımının yapılacağı bir çağa doğru ilerliyoruz. İnsanlar artık 4 yılda bir oy verip, belli çıkar gruplarıyla dünyayı yöneten iktidarlar istemiyor. Böyle koyun gibi yönetilmek için artık insanlar fazla akıllandı. Güç sahipleriyse tabii ki polisiyle, cendarmasıyla statükoyu korumak için mücadele edecek. Hülasa bizim nesil daha çok gaz yiyecek, ama sonunda daha iyi günler görecek.  













24 Haziran 2013 Pazartesi

Kupaj

 Kırık şişeler


İkimiz Migros poşetinde iki şarap şişesi
Sen Talay Bozcaada'dan
Ben kurumsal Villa Doluca

Poşet ha delindi ha delinecek
Savrulacak cam kırıklarımız mutfağa
Kırıklarla karışabiliriz birbirimize ancak

Cabernet Sauvignon ile Karalahna kupajı
Fayansta beyaz üstüne al al hareler

Krediyle Transporter almış esnaf kadar
Mutluyuz şimdi

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Balık yiyen zebra

Balık yiyen zebra




Bir yerde Ortadoğu haberlerinden görmeye alıştığımız bombalamalar, öteki tarafta futbol maçı için alınan canlar. Şiddet Türkiye'de gittikçe artarak karşılaştığımız bir olgu oldu. Ölenler öldüğüyle kalıyor. Peki arkadaşlarını aslan yerken biz diğer zebralar ne yapıyoruz, bir çifte mi vuruyoruz aslana. Alın size iki fotoğraf.




Soldaki çiçek bahçesi Jonny K.'ya ait.  Jonny 20 yaşında melez bir gençti. Geçen yıl Ekim ayında Berlin'in merkezi Alexanderplatz'ta öldüresiye dövüldü. Hunharca, nedensizce. Konuyla alakalı 6 Türk genci tutuklandı ve dava başladı. Hatta baş şüpheli Onur U. olaydan sonra Türkiye'ye kaçtı. Alman başbakanı Merkel Erdoğanla görüşüp Onur'un bulunmasını istedi ve bu görüşmeden sonra Onur Almanya'ya dönüp teslim oldu. Olay yerinde yakılan mumlar, getirilen çiçeklere baksanıza. Kim getirdi o çiçekleri oraya, belki arkadaşları, belki ailesi, belki yoldan geçenler. Ama o ışıl ışıl yere bakınca insana verilen değeri, üzüntünün büyüklüğüyle orantılı şekilde anlamak mümkün. Bundan sonra belki aynı yerde yine gençler kavga edecek, yumruk atacaklar, birbirlerini yere düşerecekler. Ama belki de saniyenin onda biri için ayakta kalanın aklı bu ışık demetine gidecek  ve belki öldürmeyecek.

 Gelelim sağdaki resme. Burası da Burak Yıldırım'ın FB-GS maçından sonra bıçaklanarak öldürüldüğü Edirnekapı Metrobüs istasyonu. Burak da maç dönüşü GS formalı iki kişi tarafından hunharca öldürüldü. Hunharlık aynı. Peki ya ölüm sonrası. Olay mahallinden kalan sadece yerleri yıkayan çöpçü ve atılmış pet şişeler. Bugün Edirnekapı Metrobüs durağında cinayetle ilgili tek bir anı yok. Belki de  bugün üstüne basıp geçtin kan izlerinden. Ne oldu. Süpürdük ve geçti değil mi herşey. Doğuştan balık hafızalı değil hiç kimse, herkes insan hafızalı, ama tercih ediyoruz balık hafızasını. Hayatta kalmayı kolaylaştırıyor diye. O zaman da bir zebra parça parça edildiğiyle kalıyor, bizse otlamaya devam ediyoruz, taaaa ki  yiyene kadar aslan bizi.

Zaten bir zebra ölürse bize daha çok ot kalmaz mı, hatta şanslıysak bugün ot yerine balık bile yiyebiliriz.


















11 Nisan 2013 Perşembe

Laik ve dincilerin aynı yemekleri yemesi

Laik ve dincilerin aynı yemekleri yemesi


California, Cern, Yokohama Üniversitelerinde yaptığım gözlem ve araştırmalarım sonucu saptadığım durum. Fatih Çarşamba, Kadıköy Moda, Teşvikiye Saray, Ümraniye Çarşı araştırmalarımızın temel noktası oldu. Sağcı-solcu, Komünist-islamist aynı tavuklu pilava kaşık sallıyor, aynı dönere çatal geçiriyordu. Bazı ultra modern tikilerimiz lahmacuna burun kıvırsa da kıymalı pideye hayır diyemiyorlardı. Teşvikiye'de tavuk döner gerçek tavuktan yapılırken Sultangazi'de martı eti de kullanılıyordu. Bu fark ishal yapmak dışında deneklerimizde ciddi bir ayrışmaya neden vermedi. Araştırmamızın bizi en şaşırtan unsuru Taksim'de leş diye tabir edilen Kızılkayalar hamburgerinin ulusalcı zenginlerin kalesi Bağdat caddesinde gördüğü ilgi oldu. Parasızlık ve alkolün getirdiği çaresizlik yüzünden siyah ve kahverengi türkler tarafından yenilen ıslak hamburger, Kadıköy'ün beyaz türkleri tarafından uğruna sıra beklenerek yenen bir yiyecek haline dönüşmüştü. Bu kompleks olgu karşısında doktora hocam Prof. Kraft Jacobs Suchard'dan yardım istedim. O bile konuyu açıklamakta zorlandı, düşündü, düşündü sonunda "Mein Sohn, eigentlich dies Volk hat nur eine Farbe. Ihre Bausteine sind identisch. Egal von welcher seite, jede kocht zu hause bohnensuppe zum abendtisch. Glaub nicht das sie einander hassen." (Oğlum bu milletin aslında hepsi tek renk, çimentoları aynı, hepsinin evinde akşamları kuru fasulye pişiyor, bakma sen birbirlerinden nefret etmelerine) diyerek konuyu kestirip attı.

Küvet

Küvet


Her türk genci Hollywood filmlerinden sevdicek ile güzel bir banyo nasıl olura aşinadır. Küvet doldurulur, mis gibi kokulu köpükler atılır, etrafa küçük kırmızı mumlar yerleştirilir, bu güzel ortam bir şişe buz gibi şampanyayla şenlendirilir. Bu tablodan çok etkilenen ülkem erkeği ev tutarken muhakkak küvetli bir banyo olmasına dikkat eder. Yıllardır eşek gibi çalışmıştır ve keyifli anlara yakın olduğunu hissetmektedir. Hayatım bak güneş alıyor, mutfak dolapları da bizim tüm çanak tabağı alır laflarına dikkat etmez. Büyük bir küvet ve sevdicekle yapılacak banyo alemi fantezisi erkeğin evi tutması için yeterlidir. Belki ilk zamanlar o küvette bir iki hoş an yaşanır. ama sonra etrafı kapsayan rutinleşme virüsü küveti de sarar ve kadın tarafı ani bir kararla orayı ardiye olarak kullanmaya başlar. Artık evde ıslak, ıslanabilen ya da ıslanma potansiyeli taşıyan ne varsa o küvete cezasını çekmek için atılır. Hayatım bugün işte çok yoğun bir gün geçirdim, bir banyo yapayım lafı, yengenin "Aman ben banyoyu hazırlayayım o zaman" diyerek telaşla hareketlenmesine neden olacak, o sırada içinde kirli bezler olan kova, küvette boydan boya yatarak sizin yerinize keyif çatan vileda sopası, balkona bir kere ayak bastığı için acil olarak yıkanması gereken terlikler balkona çıkartılacak, bunların yerine ise balkonda kurumaya bırakılan banyo sandalyesi, banyo paspası, ayak havlusu oyuna yedek oyuncu olarak sokulacaktır. Sonra da hanımın sağı solu ıslatma, perdeyi çekerek yıkan talimatlarıyla kendinizi banyoya zor atacak, ulan bu küvete niye bu kadar para verdik, bir duş kabini yeterdi mına koyim diyerek dikkatlice su sıçratmadan yıkanmaya çalışacaksınız. Peki mumlar, kadehler, köpükler, kırmızı gül yaprakları ve fonda çalan i love you baby parçası, hepsi yeni alışveriş merkezindeki sinemada, haftaiçi 20, haftasonu 25 liraya.

İsmi bilinmeyen malzemeyi alma süreci

İsmi bilinmeyen malzemeyi alma süreci


 İnsanı mahveden bir süreçtir. Elektronikten, hırdavata kadar her sektörde görülür. Özellikle yalnız yaşamaya başlandığında ortaya çıkar. Mesela evin muhakkak bir noktası, mecburmuş gibi bozulur ve sizi nalbur denen insan evladıyla karşı karşıya getirir. Bugün bile bir nalbur dükkanına girsem, oradaki malzemelerin yüzde 70'nin adını bilmem. Ama bu nalbura karşı işlenmiş büyük bir suçtur, onun size karşı üstün oynayacağı tek yer o dükkandır ve siz yeterli hazırlığı yapmadan kendi ayaklarınızla o deplasmana gitmişsinizdir.

- Selam
- Aleyküm selam evladım (dışarıya attığı iskemleden, ayağa kalkmadan)
- Amca bana şey lazım (şey ne lan)
- Ne lazım
 - Kapıya takarsın hani
- Kilit
- Yok kapıyı tutsun diye
- Vida
- Yok amca, hani kapı açılıp kapanır ya (elle anlatmaya başlandığı an, işte o an mağlubiyet anıdır)
- Somun, çivi, zımpara
- E şıkkı hiçbiri lan amca, kapıyı tutar, kapının açılıp kapanmasını sağlar, duvara monte
- Dübel

Keşke yazları babam beni bir nalbura çırak verseydi de şu işkenceyi çekmeseydim diye geçirirken son anda bir zeka kıvılcımı parlar ve nalburun kapısındaki parça parmakla gösterilir.

- Aha menteşe diyon sen, desene evladım sabahtan beri, kaç tane lazımdı (içinden salaksın, memleketi bu gençlere mi emanet ettik diyerek bakar amca)
- Diyebilsem diyecem be amca, ver 50 tane, ölene kadar görüşmeyelim

Yemekhanede aşçıyla kurulan sahte dostluk

Yemekhanede aşçıyla kurulan sahte dostluk


 Her işyerinde, her yemekhanede kolaylıkla görülen durum. Bu sahte dostluklara yemekhanelerde hepimiz sıkça rastlarız. İki lokma fazla yemek için dostluk kuran açıkgözler dolanır durur ortada. Yemekhanede yaptıkları ilk iş sahte bir selam ve "Usta isim ne" cümlesidir. İsim öğrenilir, sonra da gaz olsun diyerekten tuttuğu takım sorulur. Eğer takımdaşsa yakınlık tesis edilmiş, her pazartesi haftanın değerlendirmesi yapılmaya başlanmıştır. Yok eğer değilse geçim derdi, "Abi sizin işler de zor", "Gün boyu bu sıcakta yemek pişir dur", ajitasyonları ile "Efendiliğime bakma, ben de sizdenim" mesajları verilir. Asıl olan dostluğu soğutmamaktır. Sonra istekler gelir; "Selim ustam bir köfte daha atıver", "Selim ustam eline sağlık, ordan extra bir bülbül yuvası daha alayımlarla" göz doymasa bile karın doyurulur. Yemek şirketi değiştiğinde, tamam dersin, ortaklık bitti, ama yanılırsın, ışık hızıyla adaptasyon gerçekleşmiştir. Sözün özü dostlar, bu gibi adamlardan uzak durulması gerektiğidir, bu adamları sevmem, bir köfte için bunu yapan, başka neler yapar diye düşünürüm.

9 Nisan 2013 Salı

Karmaşık olayları basitleştiren halk çocuğu


 Karmaşık olayları basitleştiren halk çocuğu


Yan rollerin adamıdır. Genelde asıl dedektifin partneridir. Görevi karmaşık durumları sinemaya gelen halkın anlayacağı dile çevirmektir. Bir doktor ölüm nedeni fazla doz hidrojen peroksit mi dedi, bizimkisi araya girer, hadi ama, herkesin anlayacağı dilde konuşsana profesör, biz Harvard'da okumadık der. O dokundurmadan sonra anlarız ki rahmetlinin yemeğine birisi çamaşır suyu karıştırmıştır. Halk çocuğu olduğu için her türlü pislik adamı bilir, kendisi zaten Bronxludur. Nasıl olduysa o kadar itten, pislikten kurtulup kapağı polis akademisine atmış, dedektif olmuştur. Ama eski arkadaşlarıyla da arayı koparmamıştır. Suçlular nerede yemek yer, nerede pilardo oynar, hepsini bilir. Doktor'un, hemşirenin, sağlık memurunun çözemediği öldürücü darbenin özel bir Çin bıçağı ile yapıldığını anlar, Çin mahallesine gider, Amerika'da kaçak yaşayan bıçak ustası Chan-Li'yi bulur, onu sınırdışı etmekle korkutur, katili enseler. Fakat bu halk çocuklarının en büyük yararı uzaylıların saldırdığı ya da dünyaya göktaşlarının çarpacağı felaket filmlerindedir. Nedeni basit, çünkü daha fazla teknik detay vardır ve ortalama seyircinin sıkılmadan konuyu anlaması gerekmektedir. Nasa'daki bilim adamları x megakilometre ile gelen, y hektar büyüklüğünde, çarpma şiddeti z megaton olacak bir meteordan bahseder, halk çocuğu araya girer: Hey dostum, yani ne kadar büyük bu fucking göktaşı diye sorar. Hayatını ilme adamış, 1 karış sakallı bilim adamı kafasını kağıtlardan kaldırır: Teksas kadar, hesaplarımıza göre de 18 gün sonra dünyaya çarpacak lafını eder ve şimdi sıçtık bakışıyla hesaplarına geri döner. İşte orada artık herşey nettir, devasa meteor gezegenimize yaklaşmaktadır. Bu süreçte halk çocuğumuz, acar yancımız filmin jönüne her türlü desteği verecek, oto sanayideki çıraklık günlerinden kalma basit fikirle de dünyayı kurtaracaktır. Biz garibanlarsa onun sayesinde huzurlu yataklarımızda osura osura uyumaya devam edicez. Çok yaşa Bronxlu asi dost

24 Şubat 2013 Pazar

Türkiye'nin umudu federasyon

Türkiye'nin umudu federasyon



Ne demişti Atatürk: "Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimî olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir." 

Beraber yaşamak hususunda müşterek arzuyu, samimiyeti kimde görüyoruz. Dinci, laiksiz, laik dincisiz, ikisi de kürtsüz bir yaşamı yeğlemez mi. Yeğler. Peki bölünelim mi. Haşa, bölünmek her parçamızı Ortadoğu'nun sıradan ülkelerinden biri haline getirir. O zaman hala birbirimizin suratına bakabilirken üçlü federasyon sistemine geçmemiz acil bir ihtiyaç gibi duruyor. 2023'e ne kaldı. Artık sürtünmeleri azaltarak aynı ülkü etrafında birleşen bireylere ihtiyacımız var.

Ülkemizi dünya devi yapacak modelimizi yakından inceleyelim: Modelimiz Türkiye'de üç tane bölge kuruyor. Tabii ki bu üç bölgede üst çatı olan Türkiye Cumhuriyetine bağlı. Ancak bu bölgeler kendi iç işlerinde serbest, bir nevi eyalet yönetimi. Sınırı geçemeyen şerif, her işe karışan kahrolası federallerin olduğu heyecanlı bir yapı:

 Birinci bölgemiz Ege bölgesinin Afyon, Uşak, Kütahya harici bölgeleri, Trakya, Akdeniz sahil şeridi bölgeleri. Çekirdeğe Çiğdem, Simit'e Gevrek denen bu bölgeye isim olarak Rakıstan, Gevrekye, Atatürkiye gibi isimler uygun düşer. Başkent İzmir. ÖTVlerin bölgesel yönetimlerce belirleneceği modelimde Gevrekye Bölgesinde Rakı üstündeki ÖTV'nin yüzde sıfıra düşmesi ile başlangıç için yeterli mutluluk sağlanabilir. Sonrasında resmi törenlerin tekrar stadyuma alınması, dünyanın en büyük bayrağının yapılması, araçlara zorunlu M.K. Atatürk imzası gibi tedbirler yurttaşlardan olumlu tepkiler alacaktır. Kamusal alanda türban yasağı geçerli olacak, başını bağlamak isteyenlere sadece ninelerimizin bağladığı gibi olması kaydıyla izin verilecektir.

İkinci bölgemiz kafa sayısı ve alan olarak en büyük bölgemiz. İç Anadolu, Doğu Anadolu'nun büyük bir bölümü, illa Kütahya, Afyon, Uşak, Marmara'nın doğusu ve dinamik gençliği ile Karadeniz bu bölgeye verilmeli. İsim olarak Bulguristan, Taasubistan, Recebbiyye olabilir. Beslenmesini karbonhidrat ağırlıklı yapan bu bölgemizde halkımızın dini duyarlılıklarına ehemmiyet verilmesi beklenmekte. Mesai saatleri namaza göre ayarlanabilir, cuma tatil olabilir, hatta arzu edilirse Ramazan ayı komple tatil edilebilir. Etrafında takva sahibi olmayan laikçilerden kurtulan bu yeni bölgemizin Ortadoğu'nun yeni yükselen yıldızı olacağını tahmin etmeye gerek bile yok. Sırf gelecek Arap turistler yeter. Başkanlık sistemiyle yönetilecek bölgede normal liselerin imam-hatip haline gelmesi, kamuda türbanın serbest bırakılması dinibütün Anadolu müslümanına cenneti yeryüzüne indirecektir. Bölgenin en önemli sorunu eşeklerin cinsel istismarını önlemek olacaktır. 

3. bölgemiz ise bazı Kürtlerin sözde Kürdistan dedikleri Güneydoğu Anadolu. Bu bölgenin adı her ne kadar Kürdistan olabilir gibi görünse de bu isimle Rakıstan ile Bulguristan sakinlerini germe ihtimali bulunduğundan Türklere de sempatik gelen GAP Bölgesi, Dağ Türkiyesi şeklinde anılabilir. Tabii ki bu bölgenin Batı Anadolu'dan çok yoğun inşaat işçisi, kebapçı göçü alacağını bekliyoruz. Savaşın bitmesinden sonra düz ovaya inen PKKlılar için de ne gibi işler bulunacağı ayrı bir dert. İstihdam fazlası, Suriye, Afganistan gibi karışık bölgelere lejyoner olarak gönderilebilir.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Dikkatli okurlarımın gözünden kaçmamıştır, İstanbul'u henüz herhangi bir bölgeye dahil etmedim. İstanbul'u tek bir bölgeye vermek diğerlerine büyük haksızlık olur. O yüzden İstanbul'u da işgal altındaki Viyana gibi dört bölgeye bölelim. Kadıköy Gevrekistan'a, geriye kalan Anadolu Ampulistan'a gitsin. Avrupa yakasında Fatih, Eyüp gibi evliyası, sahabesi bol bölgeler taassublu milletimize, Bakırköy'den, Beşiktaş'a, Beşiktaş'tan Sarıyer'e kadar olan kıyı şeridi rakı-balık için uygun olması vesilesiyle laik yurttaşlara gitsin. Esenyurt, Bağcılar, Esenler bölgelerini kimse istemeyeceğinden Dağ Türklerine itirazsız verebiliriz. Dört bölge dedik, üçünü verdik. Kaldı elimizde bir bölüm: Beyoğlu. Beyoğlu, Cihangir tarafını da sayıları az, etkileri çok liberal arkadaşlara vermeyi teklif ediyorum. Maksat onların da gönlünü alalım.

Gördüğünüz gibi herkesi mutlu etmek kolay değil, daha çok tartışacağız, ama bu federasyon yöntemiyle kendi sınırları içinde, kendine benzer insanlarla yaşamaya başlayacak yurdum insanının artan yaşam enerjsini, mutluluğunu şimdiden hissedebiliyorum. Birbiriyle uğraşmayan insanımızın 2023 yılında bir dünya devi olacağı günler çok yakın. Dayan Türkiyem.







 

18 Şubat 2013 Pazartesi

MOBESE

MOBESE


Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Kavşağa dikkatsizce giriyordun
Bir kamyon güçlü motörüyle
Çarpıyordu yeni polona

Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Dalgındın durmadın kırmızıda
Çarptın teyzenin pazar arabasına
Yerlere döküldü elmalar

Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
İçmiştin, alkolmetreye üflemiyordun
İçmedim diyordun polise
Zorluk çıkarıyordun

Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Evin anahtarını bulamıyordun
Direğe yaslanıp yere yuvarlanırken
Seviyorum hala lan diyordun

5 Şubat 2013 Salı

Dünyanın parlayan yıldızı: Türkiye

Dünyanın parlayan yıldızı: Türkiye



Allahımıza şükürler olsun ki 3 dönemdir oylarını artıran bir iktidarımız var. AKP yüzde 36'dan yüzde 50'ye varan bir artış gösterdi. Hatta bazı anketlere göre zaman zaman yüzde 60'a vardılar. Orta vadede Tayyip Erdoğan ve AKP'nin iktidarına gölge düşmeyeceği aşikar. Peki bu mutluluklar tablosunun yaşandığı Türkiyemizi, krizin teğet bile geçmediği cefakar Anadolumuzu krizin yaralarını saramayan diğer OECD ülkeleri ile kıyaslayalım mı.  Cevabınız evetse haydi Hugo başlayalım.

Kaynak olarak OECD'nin Daha İyi Yaşam Endeksi araştırmasını kullandım. Şanlı basınımızda pek yer almayan bu çalışma üye ülkeler için bir bakışta önemli ve kıyaslanabilir bilgiler veriyor. Fakat önce bir bakalım bu OECD üyeleri kim. Sizi yazının aşağısına , dipnotlara kadar yormayayım. Liste ahan da burada:





Hangi ülkeler olduğunu iyi ezberleyin, aşağıda sorucam. Para ile başlayalım. Para elin kiri demiş bizimkiler. O yüzden de paradan uzak durmuşlar. Ticareti gayri müslimlere bırakmışlar, kendilerini de toprak ananın helal ellerine emanet etmişler. OECD'nin kişi başı yıllık gelir ortalaması 22.387 Dolar. Bizim 10.997 Dolar. Para az ama olsun komşusunu aç yatırmayan bir milletiz diyorsunuz değil mi. Ben de size burdan birşey göstericem... Merak etmeyin sadece bir tablo göstericem.





Zenginin fakirden 8 kat zengin olduğunun belgesi. Bizden abartı durumda Meksika, Şili ve Rusya var. Kapitalizmin merkezi ABD'yi geride bırakmayı başarmışız. ABD'de oran 7,7, Slovenya'da ise zengin fakir arasındaki fark sadece 3,4. İşte bu yüzden orada zengin oğlanlı-fakir kızlı dizi yapılamıyor.

İşsizlik oranı düşük ama ne hikmetse maaşla çalışan sayımız da düşük. 15-64 yaş arasınındakilerin sadece yüzde 46'sının bir işi var. OECD ortalaması yüzde 66. Tarımda sigortasız çalışanlar ve de şanlı esnafımız bu rakamın düşük olmasının sebebi.  Çalışan sayısı az ama yakaladığımızı da öpüyoruz. Normal bir Türk yılda ortalama 1877 saat çalışıyor. OECD ortalaması 1749 saat. Tabii ki asil bir kan taşıdığımız için öyle kolay kolay yorulmuyoruz, bir de üstüne fazla mesai yapıyoruz. Çalışanların yüzde 43'ü fazla mesai yapıyor, OECD ülkelerinde fazla mesai yapacak adam ara ki bulasın, rakam sadece yüzde 9.

Çalışma oranı düşük çünkü bizim çocuk okuyor dediysen o da yanlış. Lise mezunu oranı yüzde 33, OECD yüzde 74. OECD'nin yaptığı öğrenciler arası bilgi seviyesini ölçmeye yarayan PISA diye bir sınav var. Türkçe Olimpiyatlarının eğlencesiz, stadyumsuz, Kadir Çöpdemirsiz olanı. İşte bu bilimsel sınavda OECD ortalamasına göre öğrenciler 497 yapıyor, bizimkiler 455'de kalıyor. Aslında bizim çocuk okuyacak da onu bilardo salonu ve pileysteyşıncı bozuyor. Şaka bir yana elimde bir araştırma yok ama eğitime aileler olarak en fazla parayı harcayıp en düşük verimi alan ülke Türkiye olabilir. Elin Alaman çocuğu mahalle mektebine gidip bizim anlı şanlı Robertlerde öğretilenden daha iyi Ingilizceyi nasıl konuşuyor inanın ben de anlamıyorum.

Çocuğun okul probleminden sağlığımıza geçelim. Çok çalıştık, az harcadık ama OECD ortalamasından 6 sene önce, 74 yaşında öldük. Kadınlar 77, erkekler 72. Kadınımız bunca şiddete rağmen maşallah dayanaklı. Bizse emeklilikten 7 sonra gidiciyiz. Zaten sağlık için milli gelirin sadece yüzde 6'sı harcanıyor, bu oran ortalamada yüzde 10. İstatistiğe göre hemşirelerimiz güzellikte Avrupanın gerisinde. Neyse sağlığı burada bırakayım malum diziniz falan vardır. Çevresel kriterlerde çevrecinin daniskasıyız. Zaten çok gerilerdeyiz. Bunlara girip size sıkmayayım. Ama ilginç olan meskenleşme konusu var. 1 kişiye 0,9 oda düşüyor, ortalama 1,6. Yani biraz içiçe yaşıyoruz. Bir de helanın dışarda olması sizin için sorun mu bilmem ama elin adamı üşenmemiş onu da saymış, biz de yüzde 13'ün helası dışarda. Diğer ülkelerina sadece yüzde 3ü taharat alırken donuyor.

Şimdiki konu başlığım biz niye hala Ertem Eğilmez'in Münir Özkullu, Adile Naşitli filimlerini bayıla bayıla izliyoruz sorusunun da cevabı. Çünkü kimseye güvenemiyoruz dostum, evet kimseye güvenemiyoruz. İhtiyacım olduğunda güvenebileceğim bir dost omzu var diyenlerin oranı sadece yüzde 69. O soğuk, nemrud diye bildiğimiz batılılarda bu oran yüzde 91. Tanımadığın birine yardım ettin mi son 1 ayda diye sormuşlar, onda da bizimkiler yüzde 36 evet demiş, yine OECD yüzde 47. Kız düşürmek amacını dışarda bıraksak eminim bizim oran yüzde 16'ya kadar geriler. 

Cinayetler hız kesmiş. Mematinin Kurtlar Vadisinden çıkmasından sonra 100 binde 5,6 cinayet oranından, 3,3'e gelmişiz. Algılar istatistiklerden ne kadar farklı çalışıyor. Bana sorsan cinayet sayısı artmıştır diyebilirdim. Ama 100 binde 19luk Meksika ve 11lik Rusya varken emniyet konusunda çok kötü durumdayız diyemem. Bir şaşırtıcı nokta da aslında erkeklerin 4 kat daha fazla cinayete kurban gitmeleri. Bu da bir önceki yazımı destekleyen bir nokta. Şiddet kadın erkek ayırtetmiyor.

Neyse biz gelelim sonuç bölümüne. Her ortalamada geriden gelen Akdenize kısrak başı gibi uzanan Türkiye'de insanımızın yüzde 56sı kendisini mutlu tarif ediyor. OECD ortalaması yüzde 72. Bırakmadılar ki mutlu olalım. Peki buna istinaden bizi çok da mutlu edememiş politik kurumlara güvenimiz ne durumda: Yüzde 57, yani OECD ortalamasıyla yaklaşık aynı. Yani az kazanıyoruz, çok çalışıyoruz, az okuyoruz, az yaşıyoruz, ama politik tam kurumlara güveniyoruz. Hatta aynı iktidarı 3. kere seçiyoruz. Bu tabloya göre bizim toplum ya çok saf ya da muhalefet çok kötü. Hangisine inanmak isterseniz ona inanın. Ama 90 yıldır yüzde 5 büyüyüp temel sorunlarını çözememiş ve ortalamaların gerisinde kalmış bir ülkeye dünyanın yıldızı diye paketlemeyin.

Neyse peki memlekette hiç mi iyi şey olmamış. Olmaz mı: Sigara tüketimini azaltmışız. 1989'da tiryakilerin oranı yüzde 43ken şimdi yüzde 27. Yaşasın ÖTV.


Kaynak:

http://www.oecdbetterlifeindex.org/countries/turkey/











16 Ocak 2013 Çarşamba

Şiddet sadece kadına mı...

Şiddet sadece kadına mı...


Konuların sorumluluğundan kaçarak tartışmayı o kadar iyi beceriyoruz ki, sonunda neyi tartıştığımızı unutuyoruz. 20 yıl enflasyon canavarını konuştuk. Turgut Özal'ın beslediği minik canavar olgunlaştı, Çiller'in ana şefkatiyle yüzde 150'ye kadar semirdi. Allah'tan Tayyip Bey'in sert ifadesini gördü de çekti gitti. 

Enflasyonla arkadaş olan Trafik canavarı daha dişli. Yılda 5000 can almadan durmuyor. Hatta Tayyip Bey'den bile tırsmıyor. Bazen kamyonların frenini patlatıyor, bazen sürücüleri acemileştirip durakta bekleyen vatandaşımızı eziyor. Ama Mobeseler sayesinde Trafik canavarının hareketleri de kayıt altında.  Kırmızıda durmayıp motosikletli ezen trafik canavarı her akşam haber bültenlerini neşelendiriyor, çayımıza katık oluyor.

Terörün canavarı olmadı ama terör belası ve teröristbaşısı oldu. Onun kaynağını da dış mihraklara kitledik. Konu kilitlendi kaldı. Şimdiyse gündemde Kadına Şiddet var. Benzer soyutlamalar Kadına Şiddet konusunda da mevcut. Şiddeti sınırlandırıyoruz. Şiddeti sadece kıskanç kocaların karısına uyguladığı babadan oğula aktarılan arkaik ve illa fiziki durum olarak gösteriyoruz. Ama şiddetin tüm ruhsal evrenimiz saran sürekli patolojik bir durum olduğunu nedense umursamıyoruz. Umursasak korkucaz çünkü ve korkular bizi daha da gerecek. Belki sonunda yüzleşip düzelicez. Ama korku o kadar büyük ki yüzleşmeyi engelliyor.

Şiddetin apartman yöneticisinden, kobi patronuna, oradan zabıtaya, hatta cennetin ayakları altına serilmiş analarımıza kadar yayıldığını göstermek için bir deney yapsak. Kavga etmek isteyen birisi trafiğe çıksa, Yunanistan, Türkiye, Bulgaristan, İran, Almanya, İtalya vs. gibi ülkelerde millete sataşsa kaçıncı dakikada emeline ulaşır. Türkiye için ben en geç 5. dakikada levyeli minibüscüyü karşımızda göreceğimize inanıyorum. Beni okuyan diğer ülkelerdeki okurlarım, haydi bunu yapın ve deneyimlerinizi twitterdan yayınlayım (Dayak yerseniz sorumluluk kabul etmem)

Dayağımızı yediysek de kaldığımız yerden devam edelim. Osmanlı'dan sonra binbir milletin mecburen bir araya geldiği hatta bir arada kaldığı bu topraklarda yaşam hep zor oldu. Ayakta kalmak için savaşmak gerekti. Maalesef o kadar gaza rağmen yeterince gelişemedik. Türkiye havalanırken gazı tam veremeyen uçaklar gibi sürekli stola girdi. Cumhuriyetin ilanından bu yana karnımız aç, eğitimimiz az ama birliği sağlamak için de sürekli gazlanan bir Türk'ün tüm dünyaya eşit olduğu masalı var. Tüm dünyanın hakimi olduğu gazını akşam haberlerde yiyip sonra sabah konserve gibi metrobüste giden adam ayağına basan birini öldürmez mi. Nitekim öldürüyor da. 

Dönelim şiddeti sadece kadına yapılan bir durum gibi gösterme konusuna. Karısını başka adam saat sordu diye öldüren, tecavüze uğrayan kızını öldüren adamların alacağını tahsil edemeyince sağlık olsun diyeceğini mi sanıyorsunuz. Erkek veya kadın fark etmeyecek, o bu topraklarda öğrendiği vatanı, milleti, evini, namusunu korumak için öldürmek gerekliliği refleksiyle dövecek, sövecek, öldürecek. Çünkü az da olsa bu geleceği belirsiz ülkede hasbelkader birşeylerin sahibi olabilmiş: Karısının, yolun, lpgli arabanın, kızının, gecekondusunun, tarlasının. Ve az malı olan hiç malı olmayana göre daha fazla korkar. Bir de adalete güvenmiyorsa.

Aslında vahşi batının doğuda kalmış yalnız göçebeleriyiz. İşin kötüsü bizim Washington takılan birkaç iyi kurucu babamız da yok.