31 Mayıs tarihinden beri herkes çok sıradışı günler yazıyor. 2 hafta kadar devletin olmadığı bir Taksim gördük ve birşey itiraf edeyim hiç de fena değildi. Normalde hırsızın, uğursuzun gezdiği meydanda yaklaşık 2 hafta adi bir suç işlenmedi. Devletten sorumluluğu alıp insanlara verdiğinizde insanların daha makulleştiklerini gözlemledik. Gelelim herkesin merak ettiği bu gençler kimdi sorusuna
Elbette Atrius'dan gelen birkaç uzaylı değiller. Genç deyince akla hemen 20 yaşında üniversite talebesi geliyor. Benim gözlemlediğim Gezi direnişçileri arasında 20 yaşında da 60 yaşında da kişiler vardı. Bakmayın siz medyanın twitter gençliği diye kategorileştirme çabasına. Onlar hala bir kategoriye sokarsak kolay yeneriz mantığındalar, olaylara Soğuk savaş zihniyetiyle bakmaktan kurtulamadılar. Evet twitter, facebook, iphone, samsung vs. dönemin gerçekliği. Ama bunlar insanların gaz fişeği, toma, plastik mermi karşısında dimdik durmasına yetecek şeyler değil. Bahsedilen kitle bazı proflarımızın dediği gibi sadece kalbi kırık, gönlü ayrılık acısı tatmış romantikler de değil. Kızgın oldukları muhakkak; RTE'nin her birşeyi bilen tavrına, despot tavırlarına vs. Fakat bu tavırlar bile bu direnişi anlatmaya yetmiyor. O zaman İspanya, Brezilya, ABD'deki direnişleri basıl açıklayacağız. Yani iş Marx üstadın dediği gibi yine ekonomiye geliyor.
1950lerden itibaren dünyada hızlı bir sanayileşme var. 50 sene önce İtalya'nın yüzde 60'ı tarım sektöründe çalışırken bu oran şu an yüzde 4'e kadar düşmüş. Türkiye'de 40 sene önce GSMH'nın yüzde 33'ü tarımdan sağlanırken bu oran şu an yüzde 10 civarında. İkinci dünya savaşından sonra tüm dünyada köyden şehirlere büyük göçler yaşandı. Şehirlere gelen insanlar boş durmadı. Kendilerinin mahrum kaldığı eğitim imkanlarından çocuklarının yararlanmasını istediler. Bu da gittikçe daha eğitimli, bilgili bir nesil yetişmesine önayak oldu. Yetişen iyi eğitimli gençlik ekonominin altın yıllarında voliyi vurdu dersek çok avam kaçacak ama gerçekten öyle oldu. Avrupa için 1950-1980 arası, biz de ise 1980'den itibaren üniversite mezunu olmak zenginler kulübüne girmek için yeterli şarttı. Sanayi ve hizmet sektöründe çalışan beyaz yakalılar şehirli yeni bir sınıfın da oluşmasına ön ayak oldu: Profesyoneller. Artan refah durumu, plazalarda yaşanan sahte cennet SSCB'nin yıkılmasına kadar gayet iyi sürdü. 1990ların ortasından başlayarak hız kazanan Küreselleşme ile başlayan sanayi üretiminin Çin ve diğer ucuz ülkelere kaçması tadımızı bozmaya başladı. Çünkü elimizde iyi eğitimli, fakat işsiz gençler kaldı. İşin daha kötüsü alttan gelenler iyi eğitim almaya devam ettiler, çünkü yapacakları başka birşey yoktu. Yeni şehirliler dedeleri gibi ne tarla ekmeyi bilirler, ne de inek sağmasını. Evet bilirler Varoluşculuğu, Tarantino'yu, İngilizceyi. Ama bunlar da bakkaldan ekmek almaya yetmedi.
Türkiye'de üniversite mezunu işsizlerin oranı %37. Kendi vasıflarının gerisinde bir işte çalışan insan oranı %40. 1990lardan bugüne üniversite mezunu ortalaması %8'den %12'ye çıktı. Açılan yeni üniversitelerle sayı önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Fakat nitelikli işgücünü emecek iş piyasası oluşmuş değil. Hele devletin kendi zenginlerini yaratan sanayi politikası emek piyasasında ciddi arızalar yaratıyor. Sonuçta iki yabancı dil bilen üniversite mezunu mühendis 1500 liraya çalışmaya başlıyor, polisin 2500 lira aldığı bir ülkede üstelik.
Ortaya çıkan durumdan yalnız gençler muzdarip değil. Halihazırda çalışan 30 yaş üstü beyaz yakaların da durumu artık parlak değil. Kurumsal (!) firmaya kendini atan azınlık dışında çoğunluk SSKsını asgari ücretten gösteren, fazla mesaisini ödemeyen, ana avrat düz giden patronların yanında çalışıyor. Direnişin önemli bir saç ayağını hatta kasasını bu tecrübeli grup oluşturuyor. Yukarda bahsettiğim gibi üniversite mezunlarının %37si işsizken, ortaokul mezunlarının sadece %20si işsiz bir ülke Türkiye. Niteliksiz işgücünün şu an için iktidardan memnun olmasının en büyük sebebi de bu düşük oran bana kalırsa. Ama sanayi üretimindeki Uzakdoğu ve Afrika'ya göç devam ettikçe işçi sınıfı da direnişe katılmaya başlayacak diye düşünüyorum. Çin'den bile bazı üreticilerin ucuz diye Bangladeş'e, Vietnam'a kaçtığını düşünürsek çok da atmış olmayız.
Peki ne olacak. Bence üretim, eğitim, hatta demokrasinin yeniden tanımının yapılacağı bir çağa doğru ilerliyoruz. İnsanlar artık 4 yılda bir oy verip, belli çıkar gruplarıyla dünyayı yöneten iktidarlar istemiyor. Böyle koyun gibi yönetilmek için artık insanlar fazla akıllandı. Güç sahipleriyse tabii ki polisiyle, cendarmasıyla statükoyu korumak için mücadele edecek. Hülasa bizim nesil daha çok gaz yiyecek, ama sonunda daha iyi günler görecek.