Her işyerinde, her yemekhanede kolaylıkla görülen durum. Bu sahte dostluklara yemekhanelerde hepimiz sıkça rastlarız. İki lokma fazla yemek için dostluk kuran açıkgözler dolanır durur ortada. Yemekhanede yaptıkları ilk iş sahte bir selam ve "Usta isim ne" cümlesidir. İsim öğrenilir, sonra da gaz olsun diyerekten tuttuğu takım sorulur. Eğer takımdaşsa yakınlık tesis edilmiş, her pazartesi haftanın değerlendirmesi yapılmaya başlanmıştır. Yok eğer değilse geçim derdi, "Abi sizin işler de zor", "Gün boyu bu sıcakta yemek pişir dur", ajitasyonları ile "Efendiliğime bakma, ben de sizdenim" mesajları verilir. Asıl olan dostluğu soğutmamaktır. Sonra istekler gelir; "Selim ustam bir köfte daha atıver", "Selim ustam eline sağlık, ordan extra bir bülbül yuvası daha alayımlarla" göz doymasa bile karın doyurulur. Yemek şirketi değiştiğinde, tamam dersin, ortaklık bitti, ama yanılırsın, ışık hızıyla adaptasyon gerçekleşmiştir. Sözün özü dostlar, bu gibi adamlardan uzak durulması gerektiğidir, bu adamları sevmem, bir köfte için bunu yapan, başka neler yapar diye düşünürüm.
11 Nisan 2013 Perşembe
9 Nisan 2013 Salı
Karmaşık olayları basitleştiren halk çocuğu
Karmaşık olayları basitleştiren halk çocuğu
Yan rollerin adamıdır. Genelde asıl dedektifin partneridir. Görevi karmaşık durumları sinemaya gelen halkın anlayacağı dile çevirmektir. Bir doktor ölüm nedeni fazla doz hidrojen peroksit mi dedi, bizimkisi araya girer, hadi ama, herkesin anlayacağı dilde konuşsana profesör, biz Harvard'da okumadık der. O dokundurmadan sonra anlarız ki rahmetlinin yemeğine birisi çamaşır suyu karıştırmıştır. Halk çocuğu olduğu için her türlü pislik adamı bilir, kendisi zaten Bronxludur. Nasıl olduysa o kadar itten, pislikten kurtulup kapağı polis akademisine atmış, dedektif olmuştur. Ama eski arkadaşlarıyla da arayı koparmamıştır. Suçlular nerede yemek yer, nerede pilardo oynar, hepsini bilir. Doktor'un, hemşirenin, sağlık memurunun çözemediği öldürücü darbenin özel bir Çin bıçağı ile yapıldığını anlar, Çin mahallesine gider, Amerika'da kaçak yaşayan bıçak ustası Chan-Li'yi bulur, onu sınırdışı etmekle korkutur, katili enseler. Fakat bu halk çocuklarının en büyük yararı uzaylıların saldırdığı ya da dünyaya göktaşlarının çarpacağı felaket filmlerindedir. Nedeni basit, çünkü daha fazla teknik detay vardır ve ortalama seyircinin sıkılmadan konuyu anlaması gerekmektedir. Nasa'daki bilim adamları x megakilometre ile gelen, y hektar büyüklüğünde, çarpma şiddeti z megaton olacak bir meteordan bahseder, halk çocuğu araya girer: Hey dostum, yani ne kadar büyük bu fucking göktaşı diye sorar. Hayatını ilme adamış, 1 karış sakallı bilim adamı kafasını kağıtlardan kaldırır: Teksas kadar, hesaplarımıza göre de 18 gün sonra dünyaya çarpacak lafını eder ve şimdi sıçtık bakışıyla hesaplarına geri döner. İşte orada artık herşey nettir, devasa meteor gezegenimize yaklaşmaktadır. Bu süreçte halk çocuğumuz, acar yancımız filmin jönüne her türlü desteği verecek, oto sanayideki çıraklık günlerinden kalma basit fikirle de dünyayı kurtaracaktır. Biz garibanlarsa onun sayesinde huzurlu yataklarımızda osura osura uyumaya devam edicez. Çok yaşa Bronxlu asi dost
24 Şubat 2013 Pazar
Türkiye'nin umudu federasyon
Türkiye'nin umudu federasyon
Ne demişti Atatürk: "Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimî olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir."
Ne demişti Atatürk: "Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimî olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir."
Beraber yaşamak hususunda müşterek arzuyu, samimiyeti kimde görüyoruz. Dinci, laiksiz, laik dincisiz, ikisi de kürtsüz bir yaşamı yeğlemez mi. Yeğler. Peki bölünelim mi. Haşa, bölünmek her parçamızı Ortadoğu'nun sıradan ülkelerinden biri haline getirir. O zaman hala birbirimizin suratına bakabilirken üçlü federasyon sistemine geçmemiz acil bir ihtiyaç gibi duruyor. 2023'e ne kaldı. Artık sürtünmeleri azaltarak aynı ülkü etrafında birleşen bireylere ihtiyacımız var.
Ülkemizi dünya devi yapacak modelimizi yakından inceleyelim: Modelimiz Türkiye'de üç tane bölge kuruyor. Tabii ki bu üç bölgede üst çatı olan Türkiye Cumhuriyetine bağlı. Ancak bu bölgeler kendi iç işlerinde serbest, bir nevi eyalet yönetimi. Sınırı geçemeyen şerif, her işe karışan kahrolası federallerin olduğu heyecanlı bir yapı:
Birinci bölgemiz Ege bölgesinin Afyon, Uşak, Kütahya harici bölgeleri, Trakya, Akdeniz sahil şeridi bölgeleri. Çekirdeğe Çiğdem, Simit'e Gevrek denen bu bölgeye isim olarak Rakıstan, Gevrekye, Atatürkiye gibi isimler uygun düşer. Başkent İzmir. ÖTVlerin bölgesel yönetimlerce belirleneceği modelimde Gevrekye Bölgesinde Rakı üstündeki ÖTV'nin yüzde sıfıra düşmesi ile başlangıç için yeterli mutluluk sağlanabilir. Sonrasında resmi törenlerin tekrar stadyuma alınması, dünyanın en büyük bayrağının yapılması, araçlara zorunlu M.K. Atatürk imzası gibi tedbirler yurttaşlardan olumlu tepkiler alacaktır. Kamusal alanda türban yasağı geçerli olacak, başını bağlamak isteyenlere sadece ninelerimizin bağladığı gibi olması kaydıyla izin verilecektir.
İkinci bölgemiz kafa sayısı ve alan olarak en büyük bölgemiz. İç Anadolu, Doğu Anadolu'nun büyük bir bölümü, illa Kütahya, Afyon, Uşak, Marmara'nın doğusu ve dinamik gençliği ile Karadeniz bu bölgeye verilmeli. İsim olarak Bulguristan, Taasubistan, Recebbiyye olabilir. Beslenmesini karbonhidrat ağırlıklı yapan bu bölgemizde halkımızın dini duyarlılıklarına ehemmiyet verilmesi beklenmekte. Mesai saatleri namaza göre ayarlanabilir, cuma tatil olabilir, hatta arzu edilirse Ramazan ayı komple tatil edilebilir. Etrafında takva sahibi olmayan laikçilerden kurtulan bu yeni bölgemizin Ortadoğu'nun yeni yükselen yıldızı olacağını tahmin etmeye gerek bile yok. Sırf gelecek Arap turistler yeter. Başkanlık sistemiyle yönetilecek bölgede normal liselerin imam-hatip haline gelmesi, kamuda türbanın serbest bırakılması dinibütün Anadolu müslümanına cenneti yeryüzüne indirecektir. Bölgenin en önemli sorunu eşeklerin cinsel istismarını önlemek olacaktır.
3. bölgemiz ise bazı Kürtlerin sözde Kürdistan dedikleri Güneydoğu Anadolu. Bu bölgenin adı her ne kadar Kürdistan olabilir gibi görünse de bu isimle Rakıstan ile Bulguristan sakinlerini germe ihtimali bulunduğundan Türklere de sempatik gelen GAP Bölgesi, Dağ Türkiyesi şeklinde anılabilir. Tabii ki bu bölgenin Batı Anadolu'dan çok yoğun inşaat işçisi, kebapçı göçü alacağını bekliyoruz. Savaşın bitmesinden sonra düz ovaya inen PKKlılar için de ne gibi işler bulunacağı ayrı bir dert. İstihdam fazlası, Suriye, Afganistan gibi karışık bölgelere lejyoner olarak gönderilebilir.
Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Dikkatli okurlarımın gözünden kaçmamıştır, İstanbul'u henüz herhangi bir bölgeye dahil etmedim. İstanbul'u tek bir bölgeye vermek diğerlerine büyük haksızlık olur. O yüzden İstanbul'u da işgal altındaki Viyana gibi dört bölgeye bölelim. Kadıköy Gevrekistan'a, geriye kalan Anadolu Ampulistan'a gitsin. Avrupa yakasında Fatih, Eyüp gibi evliyası, sahabesi bol bölgeler taassublu milletimize, Bakırköy'den, Beşiktaş'a, Beşiktaş'tan Sarıyer'e kadar olan kıyı şeridi rakı-balık için uygun olması vesilesiyle laik yurttaşlara gitsin. Esenyurt, Bağcılar, Esenler bölgelerini kimse istemeyeceğinden Dağ Türklerine itirazsız verebiliriz. Dört bölge dedik, üçünü verdik. Kaldı elimizde bir bölüm: Beyoğlu. Beyoğlu, Cihangir tarafını da sayıları az, etkileri çok liberal arkadaşlara vermeyi teklif ediyorum. Maksat onların da gönlünü alalım.
Gördüğünüz gibi herkesi mutlu etmek kolay değil, daha çok tartışacağız, ama bu federasyon yöntemiyle kendi sınırları içinde, kendine benzer insanlarla yaşamaya başlayacak yurdum insanının artan yaşam enerjsini, mutluluğunu şimdiden hissedebiliyorum. Birbiriyle uğraşmayan insanımızın 2023 yılında bir dünya devi olacağı günler çok yakın. Dayan Türkiyem.
18 Şubat 2013 Pazartesi
MOBESE
MOBESE
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Kavşağa dikkatsizce giriyordun
Bir kamyon güçlü motörüyle
Çarpıyordu yeni polona
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Dalgındın durmadın kırmızıda
Çarptın teyzenin pazar arabasına
Yerlere döküldü elmalar
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
İçmiştin, alkolmetreye üflemiyordun
İçmedim diyordun polise
Zorluk çıkarıyordun
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Evin anahtarını bulamıyordun
Direğe yaslanıp yere yuvarlanırken
Seviyorum hala lan diyordun
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Kavşağa dikkatsizce giriyordun
Bir kamyon güçlü motörüyle
Çarpıyordu yeni polona
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Dalgındın durmadın kırmızıda
Çarptın teyzenin pazar arabasına
Yerlere döküldü elmalar
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
İçmiştin, alkolmetreye üflemiyordun
İçmedim diyordun polise
Zorluk çıkarıyordun
Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Evin anahtarını bulamıyordun
Direğe yaslanıp yere yuvarlanırken
Seviyorum hala lan diyordun
5 Şubat 2013 Salı
Dünyanın parlayan yıldızı: Türkiye
Dünyanın parlayan yıldızı: Türkiye
Allahımıza şükürler olsun ki 3 dönemdir oylarını artıran bir iktidarımız var. AKP yüzde 36'dan yüzde 50'ye varan bir artış gösterdi. Hatta bazı anketlere göre zaman zaman yüzde 60'a vardılar. Orta vadede Tayyip Erdoğan ve AKP'nin iktidarına gölge düşmeyeceği aşikar. Peki bu mutluluklar tablosunun yaşandığı Türkiyemizi, krizin teğet bile geçmediği cefakar Anadolumuzu krizin yaralarını saramayan diğer OECD ülkeleri ile kıyaslayalım mı. Cevabınız evetse haydi Hugo başlayalım.
Kaynak olarak OECD'nin Daha İyi Yaşam Endeksi araştırmasını kullandım. Şanlı basınımızda pek yer almayan bu çalışma üye ülkeler için bir bakışta önemli ve kıyaslanabilir bilgiler veriyor. Fakat önce bir bakalım bu OECD üyeleri kim. Sizi yazının aşağısına , dipnotlara kadar yormayayım. Liste ahan da burada:
Hangi ülkeler olduğunu iyi ezberleyin, aşağıda sorucam. Para ile başlayalım. Para elin kiri demiş bizimkiler. O yüzden de paradan uzak durmuşlar. Ticareti gayri müslimlere bırakmışlar, kendilerini de toprak ananın helal ellerine emanet etmişler. OECD'nin kişi başı yıllık gelir ortalaması 22.387 Dolar. Bizim 10.997 Dolar. Para az ama olsun komşusunu aç yatırmayan bir milletiz diyorsunuz değil mi. Ben de size burdan birşey göstericem... Merak etmeyin sadece bir tablo göstericem.
Zenginin fakirden 8 kat zengin olduğunun belgesi. Bizden abartı durumda Meksika, Şili ve Rusya var. Kapitalizmin merkezi ABD'yi geride bırakmayı başarmışız. ABD'de oran 7,7, Slovenya'da ise zengin fakir arasındaki fark sadece 3,4. İşte bu yüzden orada zengin oğlanlı-fakir kızlı dizi yapılamıyor.
İşsizlik oranı düşük ama ne hikmetse maaşla çalışan sayımız da düşük. 15-64 yaş arasınındakilerin sadece yüzde 46'sının bir işi var. OECD ortalaması yüzde 66. Tarımda sigortasız çalışanlar ve de şanlı esnafımız bu rakamın düşük olmasının sebebi. Çalışan sayısı az ama yakaladığımızı da öpüyoruz. Normal bir Türk yılda ortalama 1877 saat çalışıyor. OECD ortalaması 1749 saat. Tabii ki asil bir kan taşıdığımız için öyle kolay kolay yorulmuyoruz, bir de üstüne fazla mesai yapıyoruz. Çalışanların yüzde 43'ü fazla mesai yapıyor, OECD ülkelerinde fazla mesai yapacak adam ara ki bulasın, rakam sadece yüzde 9.
Çalışma oranı düşük çünkü bizim çocuk okuyor dediysen o da yanlış. Lise mezunu oranı yüzde 33, OECD yüzde 74. OECD'nin yaptığı öğrenciler arası bilgi seviyesini ölçmeye yarayan PISA diye bir sınav var. Türkçe Olimpiyatlarının eğlencesiz, stadyumsuz, Kadir Çöpdemirsiz olanı. İşte bu bilimsel sınavda OECD ortalamasına göre öğrenciler 497 yapıyor, bizimkiler 455'de kalıyor. Aslında bizim çocuk okuyacak da onu bilardo salonu ve pileysteyşıncı bozuyor. Şaka bir yana elimde bir araştırma yok ama eğitime aileler olarak en fazla parayı harcayıp en düşük verimi alan ülke Türkiye olabilir. Elin Alaman çocuğu mahalle mektebine gidip bizim anlı şanlı Robertlerde öğretilenden daha iyi Ingilizceyi nasıl konuşuyor inanın ben de anlamıyorum.
Çocuğun okul probleminden sağlığımıza geçelim. Çok çalıştık, az harcadık ama OECD ortalamasından 6 sene önce, 74 yaşında öldük. Kadınlar 77, erkekler 72. Kadınımız bunca şiddete rağmen maşallah dayanaklı. Bizse emeklilikten 7 sonra gidiciyiz. Zaten sağlık için milli gelirin sadece yüzde 6'sı harcanıyor, bu oran ortalamada yüzde 10. İstatistiğe göre hemşirelerimiz güzellikte Avrupanın gerisinde. Neyse sağlığı burada bırakayım malum diziniz falan vardır. Çevresel kriterlerde çevrecinin daniskasıyız. Zaten çok gerilerdeyiz. Bunlara girip size sıkmayayım. Ama ilginç olan meskenleşme konusu var. 1 kişiye 0,9 oda düşüyor, ortalama 1,6. Yani biraz içiçe yaşıyoruz. Bir de helanın dışarda olması sizin için sorun mu bilmem ama elin adamı üşenmemiş onu da saymış, biz de yüzde 13'ün helası dışarda. Diğer ülkelerina sadece yüzde 3ü taharat alırken donuyor.
Şimdiki konu başlığım biz niye hala Ertem Eğilmez'in Münir Özkullu, Adile Naşitli filimlerini bayıla bayıla izliyoruz sorusunun da cevabı. Çünkü kimseye güvenemiyoruz dostum, evet kimseye güvenemiyoruz. İhtiyacım olduğunda güvenebileceğim bir dost omzu var diyenlerin oranı sadece yüzde 69. O soğuk, nemrud diye bildiğimiz batılılarda bu oran yüzde 91. Tanımadığın birine yardım ettin mi son 1 ayda diye sormuşlar, onda da bizimkiler yüzde 36 evet demiş, yine OECD yüzde 47. Kız düşürmek amacını dışarda bıraksak eminim bizim oran yüzde 16'ya kadar geriler.
Cinayetler hız kesmiş. Mematinin Kurtlar Vadisinden çıkmasından sonra 100 binde 5,6 cinayet oranından, 3,3'e gelmişiz. Algılar istatistiklerden ne kadar farklı çalışıyor. Bana sorsan cinayet sayısı artmıştır diyebilirdim. Ama 100 binde 19luk Meksika ve 11lik Rusya varken emniyet konusunda çok kötü durumdayız diyemem. Bir şaşırtıcı nokta da aslında erkeklerin 4 kat daha fazla cinayete kurban gitmeleri. Bu da bir önceki yazımı destekleyen bir nokta. Şiddet kadın erkek ayırtetmiyor.
Neyse biz gelelim sonuç bölümüne. Her ortalamada geriden gelen Akdenize kısrak başı gibi uzanan Türkiye'de insanımızın yüzde 56sı kendisini mutlu tarif ediyor. OECD ortalaması yüzde 72. Bırakmadılar ki mutlu olalım. Peki buna istinaden bizi çok da mutlu edememiş politik kurumlara güvenimiz ne durumda: Yüzde 57, yani OECD ortalamasıyla yaklaşık aynı. Yani az kazanıyoruz, çok çalışıyoruz, az okuyoruz, az yaşıyoruz, ama politik tam kurumlara güveniyoruz. Hatta aynı iktidarı 3. kere seçiyoruz. Bu tabloya göre bizim toplum ya çok saf ya da muhalefet çok kötü. Hangisine inanmak isterseniz ona inanın. Ama 90 yıldır yüzde 5 büyüyüp temel sorunlarını çözememiş ve ortalamaların gerisinde kalmış bir ülkeye dünyanın yıldızı diye paketlemeyin.
Neyse peki memlekette hiç mi iyi şey olmamış. Olmaz mı: Sigara tüketimini azaltmışız. 1989'da tiryakilerin oranı yüzde 43ken şimdi yüzde 27. Yaşasın ÖTV.
Kaynak:
http://www.oecdbetterlifeindex.org/countries/turkey/
Allahımıza şükürler olsun ki 3 dönemdir oylarını artıran bir iktidarımız var. AKP yüzde 36'dan yüzde 50'ye varan bir artış gösterdi. Hatta bazı anketlere göre zaman zaman yüzde 60'a vardılar. Orta vadede Tayyip Erdoğan ve AKP'nin iktidarına gölge düşmeyeceği aşikar. Peki bu mutluluklar tablosunun yaşandığı Türkiyemizi, krizin teğet bile geçmediği cefakar Anadolumuzu krizin yaralarını saramayan diğer OECD ülkeleri ile kıyaslayalım mı. Cevabınız evetse haydi Hugo başlayalım.
Kaynak olarak OECD'nin Daha İyi Yaşam Endeksi araştırmasını kullandım. Şanlı basınımızda pek yer almayan bu çalışma üye ülkeler için bir bakışta önemli ve kıyaslanabilir bilgiler veriyor. Fakat önce bir bakalım bu OECD üyeleri kim. Sizi yazının aşağısına , dipnotlara kadar yormayayım. Liste ahan da burada:
Hangi ülkeler olduğunu iyi ezberleyin, aşağıda sorucam. Para ile başlayalım. Para elin kiri demiş bizimkiler. O yüzden de paradan uzak durmuşlar. Ticareti gayri müslimlere bırakmışlar, kendilerini de toprak ananın helal ellerine emanet etmişler. OECD'nin kişi başı yıllık gelir ortalaması 22.387 Dolar. Bizim 10.997 Dolar. Para az ama olsun komşusunu aç yatırmayan bir milletiz diyorsunuz değil mi. Ben de size burdan birşey göstericem... Merak etmeyin sadece bir tablo göstericem.
Zenginin fakirden 8 kat zengin olduğunun belgesi. Bizden abartı durumda Meksika, Şili ve Rusya var. Kapitalizmin merkezi ABD'yi geride bırakmayı başarmışız. ABD'de oran 7,7, Slovenya'da ise zengin fakir arasındaki fark sadece 3,4. İşte bu yüzden orada zengin oğlanlı-fakir kızlı dizi yapılamıyor.
İşsizlik oranı düşük ama ne hikmetse maaşla çalışan sayımız da düşük. 15-64 yaş arasınındakilerin sadece yüzde 46'sının bir işi var. OECD ortalaması yüzde 66. Tarımda sigortasız çalışanlar ve de şanlı esnafımız bu rakamın düşük olmasının sebebi. Çalışan sayısı az ama yakaladığımızı da öpüyoruz. Normal bir Türk yılda ortalama 1877 saat çalışıyor. OECD ortalaması 1749 saat. Tabii ki asil bir kan taşıdığımız için öyle kolay kolay yorulmuyoruz, bir de üstüne fazla mesai yapıyoruz. Çalışanların yüzde 43'ü fazla mesai yapıyor, OECD ülkelerinde fazla mesai yapacak adam ara ki bulasın, rakam sadece yüzde 9.
Çalışma oranı düşük çünkü bizim çocuk okuyor dediysen o da yanlış. Lise mezunu oranı yüzde 33, OECD yüzde 74. OECD'nin yaptığı öğrenciler arası bilgi seviyesini ölçmeye yarayan PISA diye bir sınav var. Türkçe Olimpiyatlarının eğlencesiz, stadyumsuz, Kadir Çöpdemirsiz olanı. İşte bu bilimsel sınavda OECD ortalamasına göre öğrenciler 497 yapıyor, bizimkiler 455'de kalıyor. Aslında bizim çocuk okuyacak da onu bilardo salonu ve pileysteyşıncı bozuyor. Şaka bir yana elimde bir araştırma yok ama eğitime aileler olarak en fazla parayı harcayıp en düşük verimi alan ülke Türkiye olabilir. Elin Alaman çocuğu mahalle mektebine gidip bizim anlı şanlı Robertlerde öğretilenden daha iyi Ingilizceyi nasıl konuşuyor inanın ben de anlamıyorum.
Çocuğun okul probleminden sağlığımıza geçelim. Çok çalıştık, az harcadık ama OECD ortalamasından 6 sene önce, 74 yaşında öldük. Kadınlar 77, erkekler 72. Kadınımız bunca şiddete rağmen maşallah dayanaklı. Bizse emeklilikten 7 sonra gidiciyiz. Zaten sağlık için milli gelirin sadece yüzde 6'sı harcanıyor, bu oran ortalamada yüzde 10. İstatistiğe göre hemşirelerimiz güzellikte Avrupanın gerisinde. Neyse sağlığı burada bırakayım malum diziniz falan vardır. Çevresel kriterlerde çevrecinin daniskasıyız. Zaten çok gerilerdeyiz. Bunlara girip size sıkmayayım. Ama ilginç olan meskenleşme konusu var. 1 kişiye 0,9 oda düşüyor, ortalama 1,6. Yani biraz içiçe yaşıyoruz. Bir de helanın dışarda olması sizin için sorun mu bilmem ama elin adamı üşenmemiş onu da saymış, biz de yüzde 13'ün helası dışarda. Diğer ülkelerina sadece yüzde 3ü taharat alırken donuyor.
Şimdiki konu başlığım biz niye hala Ertem Eğilmez'in Münir Özkullu, Adile Naşitli filimlerini bayıla bayıla izliyoruz sorusunun da cevabı. Çünkü kimseye güvenemiyoruz dostum, evet kimseye güvenemiyoruz. İhtiyacım olduğunda güvenebileceğim bir dost omzu var diyenlerin oranı sadece yüzde 69. O soğuk, nemrud diye bildiğimiz batılılarda bu oran yüzde 91. Tanımadığın birine yardım ettin mi son 1 ayda diye sormuşlar, onda da bizimkiler yüzde 36 evet demiş, yine OECD yüzde 47. Kız düşürmek amacını dışarda bıraksak eminim bizim oran yüzde 16'ya kadar geriler.
Cinayetler hız kesmiş. Mematinin Kurtlar Vadisinden çıkmasından sonra 100 binde 5,6 cinayet oranından, 3,3'e gelmişiz. Algılar istatistiklerden ne kadar farklı çalışıyor. Bana sorsan cinayet sayısı artmıştır diyebilirdim. Ama 100 binde 19luk Meksika ve 11lik Rusya varken emniyet konusunda çok kötü durumdayız diyemem. Bir şaşırtıcı nokta da aslında erkeklerin 4 kat daha fazla cinayete kurban gitmeleri. Bu da bir önceki yazımı destekleyen bir nokta. Şiddet kadın erkek ayırtetmiyor.
Neyse biz gelelim sonuç bölümüne. Her ortalamada geriden gelen Akdenize kısrak başı gibi uzanan Türkiye'de insanımızın yüzde 56sı kendisini mutlu tarif ediyor. OECD ortalaması yüzde 72. Bırakmadılar ki mutlu olalım. Peki buna istinaden bizi çok da mutlu edememiş politik kurumlara güvenimiz ne durumda: Yüzde 57, yani OECD ortalamasıyla yaklaşık aynı. Yani az kazanıyoruz, çok çalışıyoruz, az okuyoruz, az yaşıyoruz, ama politik tam kurumlara güveniyoruz. Hatta aynı iktidarı 3. kere seçiyoruz. Bu tabloya göre bizim toplum ya çok saf ya da muhalefet çok kötü. Hangisine inanmak isterseniz ona inanın. Ama 90 yıldır yüzde 5 büyüyüp temel sorunlarını çözememiş ve ortalamaların gerisinde kalmış bir ülkeye dünyanın yıldızı diye paketlemeyin.
Neyse peki memlekette hiç mi iyi şey olmamış. Olmaz mı: Sigara tüketimini azaltmışız. 1989'da tiryakilerin oranı yüzde 43ken şimdi yüzde 27. Yaşasın ÖTV.
Kaynak:
http://www.oecdbetterlifeindex.org/countries/turkey/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)