24 Şubat 2013 Pazar

Türkiye'nin umudu federasyon

Türkiye'nin umudu federasyon



Ne demişti Atatürk: "Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimî olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir." 

Beraber yaşamak hususunda müşterek arzuyu, samimiyeti kimde görüyoruz. Dinci, laiksiz, laik dincisiz, ikisi de kürtsüz bir yaşamı yeğlemez mi. Yeğler. Peki bölünelim mi. Haşa, bölünmek her parçamızı Ortadoğu'nun sıradan ülkelerinden biri haline getirir. O zaman hala birbirimizin suratına bakabilirken üçlü federasyon sistemine geçmemiz acil bir ihtiyaç gibi duruyor. 2023'e ne kaldı. Artık sürtünmeleri azaltarak aynı ülkü etrafında birleşen bireylere ihtiyacımız var.

Ülkemizi dünya devi yapacak modelimizi yakından inceleyelim: Modelimiz Türkiye'de üç tane bölge kuruyor. Tabii ki bu üç bölgede üst çatı olan Türkiye Cumhuriyetine bağlı. Ancak bu bölgeler kendi iç işlerinde serbest, bir nevi eyalet yönetimi. Sınırı geçemeyen şerif, her işe karışan kahrolası federallerin olduğu heyecanlı bir yapı:

 Birinci bölgemiz Ege bölgesinin Afyon, Uşak, Kütahya harici bölgeleri, Trakya, Akdeniz sahil şeridi bölgeleri. Çekirdeğe Çiğdem, Simit'e Gevrek denen bu bölgeye isim olarak Rakıstan, Gevrekye, Atatürkiye gibi isimler uygun düşer. Başkent İzmir. ÖTVlerin bölgesel yönetimlerce belirleneceği modelimde Gevrekye Bölgesinde Rakı üstündeki ÖTV'nin yüzde sıfıra düşmesi ile başlangıç için yeterli mutluluk sağlanabilir. Sonrasında resmi törenlerin tekrar stadyuma alınması, dünyanın en büyük bayrağının yapılması, araçlara zorunlu M.K. Atatürk imzası gibi tedbirler yurttaşlardan olumlu tepkiler alacaktır. Kamusal alanda türban yasağı geçerli olacak, başını bağlamak isteyenlere sadece ninelerimizin bağladığı gibi olması kaydıyla izin verilecektir.

İkinci bölgemiz kafa sayısı ve alan olarak en büyük bölgemiz. İç Anadolu, Doğu Anadolu'nun büyük bir bölümü, illa Kütahya, Afyon, Uşak, Marmara'nın doğusu ve dinamik gençliği ile Karadeniz bu bölgeye verilmeli. İsim olarak Bulguristan, Taasubistan, Recebbiyye olabilir. Beslenmesini karbonhidrat ağırlıklı yapan bu bölgemizde halkımızın dini duyarlılıklarına ehemmiyet verilmesi beklenmekte. Mesai saatleri namaza göre ayarlanabilir, cuma tatil olabilir, hatta arzu edilirse Ramazan ayı komple tatil edilebilir. Etrafında takva sahibi olmayan laikçilerden kurtulan bu yeni bölgemizin Ortadoğu'nun yeni yükselen yıldızı olacağını tahmin etmeye gerek bile yok. Sırf gelecek Arap turistler yeter. Başkanlık sistemiyle yönetilecek bölgede normal liselerin imam-hatip haline gelmesi, kamuda türbanın serbest bırakılması dinibütün Anadolu müslümanına cenneti yeryüzüne indirecektir. Bölgenin en önemli sorunu eşeklerin cinsel istismarını önlemek olacaktır. 

3. bölgemiz ise bazı Kürtlerin sözde Kürdistan dedikleri Güneydoğu Anadolu. Bu bölgenin adı her ne kadar Kürdistan olabilir gibi görünse de bu isimle Rakıstan ile Bulguristan sakinlerini germe ihtimali bulunduğundan Türklere de sempatik gelen GAP Bölgesi, Dağ Türkiyesi şeklinde anılabilir. Tabii ki bu bölgenin Batı Anadolu'dan çok yoğun inşaat işçisi, kebapçı göçü alacağını bekliyoruz. Savaşın bitmesinden sonra düz ovaya inen PKKlılar için de ne gibi işler bulunacağı ayrı bir dert. İstihdam fazlası, Suriye, Afganistan gibi karışık bölgelere lejyoner olarak gönderilebilir.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Dikkatli okurlarımın gözünden kaçmamıştır, İstanbul'u henüz herhangi bir bölgeye dahil etmedim. İstanbul'u tek bir bölgeye vermek diğerlerine büyük haksızlık olur. O yüzden İstanbul'u da işgal altındaki Viyana gibi dört bölgeye bölelim. Kadıköy Gevrekistan'a, geriye kalan Anadolu Ampulistan'a gitsin. Avrupa yakasında Fatih, Eyüp gibi evliyası, sahabesi bol bölgeler taassublu milletimize, Bakırköy'den, Beşiktaş'a, Beşiktaş'tan Sarıyer'e kadar olan kıyı şeridi rakı-balık için uygun olması vesilesiyle laik yurttaşlara gitsin. Esenyurt, Bağcılar, Esenler bölgelerini kimse istemeyeceğinden Dağ Türklerine itirazsız verebiliriz. Dört bölge dedik, üçünü verdik. Kaldı elimizde bir bölüm: Beyoğlu. Beyoğlu, Cihangir tarafını da sayıları az, etkileri çok liberal arkadaşlara vermeyi teklif ediyorum. Maksat onların da gönlünü alalım.

Gördüğünüz gibi herkesi mutlu etmek kolay değil, daha çok tartışacağız, ama bu federasyon yöntemiyle kendi sınırları içinde, kendine benzer insanlarla yaşamaya başlayacak yurdum insanının artan yaşam enerjsini, mutluluğunu şimdiden hissedebiliyorum. Birbiriyle uğraşmayan insanımızın 2023 yılında bir dünya devi olacağı günler çok yakın. Dayan Türkiyem.







 

18 Şubat 2013 Pazartesi

MOBESE

MOBESE


Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Kavşağa dikkatsizce giriyordun
Bir kamyon güçlü motörüyle
Çarpıyordu yeni polona

Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Dalgındın durmadın kırmızıda
Çarptın teyzenin pazar arabasına
Yerlere döküldü elmalar

Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
İçmiştin, alkolmetreye üflemiyordun
İçmedim diyordun polise
Zorluk çıkarıyordun

Dün gece seni MOBESE'de gördüm sevgilim
Evin anahtarını bulamıyordun
Direğe yaslanıp yere yuvarlanırken
Seviyorum hala lan diyordun

5 Şubat 2013 Salı

Dünyanın parlayan yıldızı: Türkiye

Dünyanın parlayan yıldızı: Türkiye



Allahımıza şükürler olsun ki 3 dönemdir oylarını artıran bir iktidarımız var. AKP yüzde 36'dan yüzde 50'ye varan bir artış gösterdi. Hatta bazı anketlere göre zaman zaman yüzde 60'a vardılar. Orta vadede Tayyip Erdoğan ve AKP'nin iktidarına gölge düşmeyeceği aşikar. Peki bu mutluluklar tablosunun yaşandığı Türkiyemizi, krizin teğet bile geçmediği cefakar Anadolumuzu krizin yaralarını saramayan diğer OECD ülkeleri ile kıyaslayalım mı.  Cevabınız evetse haydi Hugo başlayalım.

Kaynak olarak OECD'nin Daha İyi Yaşam Endeksi araştırmasını kullandım. Şanlı basınımızda pek yer almayan bu çalışma üye ülkeler için bir bakışta önemli ve kıyaslanabilir bilgiler veriyor. Fakat önce bir bakalım bu OECD üyeleri kim. Sizi yazının aşağısına , dipnotlara kadar yormayayım. Liste ahan da burada:





Hangi ülkeler olduğunu iyi ezberleyin, aşağıda sorucam. Para ile başlayalım. Para elin kiri demiş bizimkiler. O yüzden de paradan uzak durmuşlar. Ticareti gayri müslimlere bırakmışlar, kendilerini de toprak ananın helal ellerine emanet etmişler. OECD'nin kişi başı yıllık gelir ortalaması 22.387 Dolar. Bizim 10.997 Dolar. Para az ama olsun komşusunu aç yatırmayan bir milletiz diyorsunuz değil mi. Ben de size burdan birşey göstericem... Merak etmeyin sadece bir tablo göstericem.





Zenginin fakirden 8 kat zengin olduğunun belgesi. Bizden abartı durumda Meksika, Şili ve Rusya var. Kapitalizmin merkezi ABD'yi geride bırakmayı başarmışız. ABD'de oran 7,7, Slovenya'da ise zengin fakir arasındaki fark sadece 3,4. İşte bu yüzden orada zengin oğlanlı-fakir kızlı dizi yapılamıyor.

İşsizlik oranı düşük ama ne hikmetse maaşla çalışan sayımız da düşük. 15-64 yaş arasınındakilerin sadece yüzde 46'sının bir işi var. OECD ortalaması yüzde 66. Tarımda sigortasız çalışanlar ve de şanlı esnafımız bu rakamın düşük olmasının sebebi.  Çalışan sayısı az ama yakaladığımızı da öpüyoruz. Normal bir Türk yılda ortalama 1877 saat çalışıyor. OECD ortalaması 1749 saat. Tabii ki asil bir kan taşıdığımız için öyle kolay kolay yorulmuyoruz, bir de üstüne fazla mesai yapıyoruz. Çalışanların yüzde 43'ü fazla mesai yapıyor, OECD ülkelerinde fazla mesai yapacak adam ara ki bulasın, rakam sadece yüzde 9.

Çalışma oranı düşük çünkü bizim çocuk okuyor dediysen o da yanlış. Lise mezunu oranı yüzde 33, OECD yüzde 74. OECD'nin yaptığı öğrenciler arası bilgi seviyesini ölçmeye yarayan PISA diye bir sınav var. Türkçe Olimpiyatlarının eğlencesiz, stadyumsuz, Kadir Çöpdemirsiz olanı. İşte bu bilimsel sınavda OECD ortalamasına göre öğrenciler 497 yapıyor, bizimkiler 455'de kalıyor. Aslında bizim çocuk okuyacak da onu bilardo salonu ve pileysteyşıncı bozuyor. Şaka bir yana elimde bir araştırma yok ama eğitime aileler olarak en fazla parayı harcayıp en düşük verimi alan ülke Türkiye olabilir. Elin Alaman çocuğu mahalle mektebine gidip bizim anlı şanlı Robertlerde öğretilenden daha iyi Ingilizceyi nasıl konuşuyor inanın ben de anlamıyorum.

Çocuğun okul probleminden sağlığımıza geçelim. Çok çalıştık, az harcadık ama OECD ortalamasından 6 sene önce, 74 yaşında öldük. Kadınlar 77, erkekler 72. Kadınımız bunca şiddete rağmen maşallah dayanaklı. Bizse emeklilikten 7 sonra gidiciyiz. Zaten sağlık için milli gelirin sadece yüzde 6'sı harcanıyor, bu oran ortalamada yüzde 10. İstatistiğe göre hemşirelerimiz güzellikte Avrupanın gerisinde. Neyse sağlığı burada bırakayım malum diziniz falan vardır. Çevresel kriterlerde çevrecinin daniskasıyız. Zaten çok gerilerdeyiz. Bunlara girip size sıkmayayım. Ama ilginç olan meskenleşme konusu var. 1 kişiye 0,9 oda düşüyor, ortalama 1,6. Yani biraz içiçe yaşıyoruz. Bir de helanın dışarda olması sizin için sorun mu bilmem ama elin adamı üşenmemiş onu da saymış, biz de yüzde 13'ün helası dışarda. Diğer ülkelerina sadece yüzde 3ü taharat alırken donuyor.

Şimdiki konu başlığım biz niye hala Ertem Eğilmez'in Münir Özkullu, Adile Naşitli filimlerini bayıla bayıla izliyoruz sorusunun da cevabı. Çünkü kimseye güvenemiyoruz dostum, evet kimseye güvenemiyoruz. İhtiyacım olduğunda güvenebileceğim bir dost omzu var diyenlerin oranı sadece yüzde 69. O soğuk, nemrud diye bildiğimiz batılılarda bu oran yüzde 91. Tanımadığın birine yardım ettin mi son 1 ayda diye sormuşlar, onda da bizimkiler yüzde 36 evet demiş, yine OECD yüzde 47. Kız düşürmek amacını dışarda bıraksak eminim bizim oran yüzde 16'ya kadar geriler. 

Cinayetler hız kesmiş. Mematinin Kurtlar Vadisinden çıkmasından sonra 100 binde 5,6 cinayet oranından, 3,3'e gelmişiz. Algılar istatistiklerden ne kadar farklı çalışıyor. Bana sorsan cinayet sayısı artmıştır diyebilirdim. Ama 100 binde 19luk Meksika ve 11lik Rusya varken emniyet konusunda çok kötü durumdayız diyemem. Bir şaşırtıcı nokta da aslında erkeklerin 4 kat daha fazla cinayete kurban gitmeleri. Bu da bir önceki yazımı destekleyen bir nokta. Şiddet kadın erkek ayırtetmiyor.

Neyse biz gelelim sonuç bölümüne. Her ortalamada geriden gelen Akdenize kısrak başı gibi uzanan Türkiye'de insanımızın yüzde 56sı kendisini mutlu tarif ediyor. OECD ortalaması yüzde 72. Bırakmadılar ki mutlu olalım. Peki buna istinaden bizi çok da mutlu edememiş politik kurumlara güvenimiz ne durumda: Yüzde 57, yani OECD ortalamasıyla yaklaşık aynı. Yani az kazanıyoruz, çok çalışıyoruz, az okuyoruz, az yaşıyoruz, ama politik tam kurumlara güveniyoruz. Hatta aynı iktidarı 3. kere seçiyoruz. Bu tabloya göre bizim toplum ya çok saf ya da muhalefet çok kötü. Hangisine inanmak isterseniz ona inanın. Ama 90 yıldır yüzde 5 büyüyüp temel sorunlarını çözememiş ve ortalamaların gerisinde kalmış bir ülkeye dünyanın yıldızı diye paketlemeyin.

Neyse peki memlekette hiç mi iyi şey olmamış. Olmaz mı: Sigara tüketimini azaltmışız. 1989'da tiryakilerin oranı yüzde 43ken şimdi yüzde 27. Yaşasın ÖTV.


Kaynak:

http://www.oecdbetterlifeindex.org/countries/turkey/











16 Ocak 2013 Çarşamba

Şiddet sadece kadına mı...

Şiddet sadece kadına mı...


Konuların sorumluluğundan kaçarak tartışmayı o kadar iyi beceriyoruz ki, sonunda neyi tartıştığımızı unutuyoruz. 20 yıl enflasyon canavarını konuştuk. Turgut Özal'ın beslediği minik canavar olgunlaştı, Çiller'in ana şefkatiyle yüzde 150'ye kadar semirdi. Allah'tan Tayyip Bey'in sert ifadesini gördü de çekti gitti. 

Enflasyonla arkadaş olan Trafik canavarı daha dişli. Yılda 5000 can almadan durmuyor. Hatta Tayyip Bey'den bile tırsmıyor. Bazen kamyonların frenini patlatıyor, bazen sürücüleri acemileştirip durakta bekleyen vatandaşımızı eziyor. Ama Mobeseler sayesinde Trafik canavarının hareketleri de kayıt altında.  Kırmızıda durmayıp motosikletli ezen trafik canavarı her akşam haber bültenlerini neşelendiriyor, çayımıza katık oluyor.

Terörün canavarı olmadı ama terör belası ve teröristbaşısı oldu. Onun kaynağını da dış mihraklara kitledik. Konu kilitlendi kaldı. Şimdiyse gündemde Kadına Şiddet var. Benzer soyutlamalar Kadına Şiddet konusunda da mevcut. Şiddeti sınırlandırıyoruz. Şiddeti sadece kıskanç kocaların karısına uyguladığı babadan oğula aktarılan arkaik ve illa fiziki durum olarak gösteriyoruz. Ama şiddetin tüm ruhsal evrenimiz saran sürekli patolojik bir durum olduğunu nedense umursamıyoruz. Umursasak korkucaz çünkü ve korkular bizi daha da gerecek. Belki sonunda yüzleşip düzelicez. Ama korku o kadar büyük ki yüzleşmeyi engelliyor.

Şiddetin apartman yöneticisinden, kobi patronuna, oradan zabıtaya, hatta cennetin ayakları altına serilmiş analarımıza kadar yayıldığını göstermek için bir deney yapsak. Kavga etmek isteyen birisi trafiğe çıksa, Yunanistan, Türkiye, Bulgaristan, İran, Almanya, İtalya vs. gibi ülkelerde millete sataşsa kaçıncı dakikada emeline ulaşır. Türkiye için ben en geç 5. dakikada levyeli minibüscüyü karşımızda göreceğimize inanıyorum. Beni okuyan diğer ülkelerdeki okurlarım, haydi bunu yapın ve deneyimlerinizi twitterdan yayınlayım (Dayak yerseniz sorumluluk kabul etmem)

Dayağımızı yediysek de kaldığımız yerden devam edelim. Osmanlı'dan sonra binbir milletin mecburen bir araya geldiği hatta bir arada kaldığı bu topraklarda yaşam hep zor oldu. Ayakta kalmak için savaşmak gerekti. Maalesef o kadar gaza rağmen yeterince gelişemedik. Türkiye havalanırken gazı tam veremeyen uçaklar gibi sürekli stola girdi. Cumhuriyetin ilanından bu yana karnımız aç, eğitimimiz az ama birliği sağlamak için de sürekli gazlanan bir Türk'ün tüm dünyaya eşit olduğu masalı var. Tüm dünyanın hakimi olduğu gazını akşam haberlerde yiyip sonra sabah konserve gibi metrobüste giden adam ayağına basan birini öldürmez mi. Nitekim öldürüyor da. 

Dönelim şiddeti sadece kadına yapılan bir durum gibi gösterme konusuna. Karısını başka adam saat sordu diye öldüren, tecavüze uğrayan kızını öldüren adamların alacağını tahsil edemeyince sağlık olsun diyeceğini mi sanıyorsunuz. Erkek veya kadın fark etmeyecek, o bu topraklarda öğrendiği vatanı, milleti, evini, namusunu korumak için öldürmek gerekliliği refleksiyle dövecek, sövecek, öldürecek. Çünkü az da olsa bu geleceği belirsiz ülkede hasbelkader birşeylerin sahibi olabilmiş: Karısının, yolun, lpgli arabanın, kızının, gecekondusunun, tarlasının. Ve az malı olan hiç malı olmayana göre daha fazla korkar. Bir de adalete güvenmiyorsa.

Aslında vahşi batının doğuda kalmış yalnız göçebeleriyiz. İşin kötüsü bizim Washington takılan birkaç iyi kurucu babamız da yok.





11 Aralık 2012 Salı

Batan Avrupa'nın Kurtuluşu - Metrobüs




Batan Avrupa'nın Kurtuluşu - Metrobüs


Metrobüs durağı. Gene mahşeri bir kalabalık var. Kadirle Cevdet tartışıyor.

Kadir:             Bu metrobüs çok da güzel oldu. Tamam mı canım. Belediyemiz çok iyi çalışıyor.

Cevdet:           Kadir Abi. Nesi güzel oldu allahaşkına. En çok yankesiciler ile fortçulara yaradı.

K:        Öyle deme kardeşim. Bak Avcılar’dan biniyorsun. Tam 48 dakikada Zincirlikuyu’dasın. Eskiden böyle miydi? O minibüs bu dolmuş derken kime gittiğini unutuyordun. Ben bir kere ramazan bayramında Kartal’da oturan rahmetli amcamın elini öpmeye yola çıktım. Amcamdan kapıda bayramlarda da gelmez oldun lan hayırsız diye fırça yedim.

C:        Nasıl abi

K:        Meğerse ben gidene kadar ramazan bayramı geçmiş, kurban bayramında ancak gidebilmişim.

C:        Hehehe çok komik. (İstemeyerek güler)

K:        Şimdi öyle mi kardeşim. Akbilini basıyorsun. Ondan sonra trafikte duran onlarca Range Rover şoförünün imrenen bakışlarına rağmen durmadan gidiyorsun.

C:        Konserve gibi olman umrunda değil yani. Bu çağda otobüs mü kalmış. Metro yapsalardı.

K:        Metro yapsalar, trafikte sıkışıp kalan Range Rover sahiplerinin yüzlerini göremezdik. Benim arkadaşlarım var, sırf cipiyle trafikte takılanlara hareket çekmek için metrobüse biniyor. Herşeye muhalefetsin Cevdet. Hem tüm Avrupa metrobüsü kullanıyor. Sen hala dırdır ediyorsun.

C:        Tamam tamam hadi geç olmadan atlayalım şu gelene. Fortçu dolmadan binip gidelim. Geçende kızın biri tedbir olsun diye dalgıç kıyafetiyle binmişti. Sen bana hala övüp duruyorsun.

Metrobüse binerler. Metrobüste grup halinde oturan bir Yunanlı, bir İtalyan, bir Fransız ve bir de Alman vardır. Her biri kendi aksanlarıyla Türkçe konuşmaya çalışırlar.

Yunanlı:          Valla Kardeşim. Bizi tembelliğe siz alıştırdınız. Sanayi yok dediniz. Turizmle uğraşın dediniz. Sonra siz bize turist olarak gelmeyince biz de battık.

Alman:            Hadi kardeşim nerden çıkarıyorsun bunları. Zeytin ağacı diktik, bize sübvansiyon verin dediniz. Diktiğiniz zeytin ağaçları plastikten çıktı. Biz her sabah saat 5’te işbaşı yaparken siz mışıl mışıl uyudunuz. Yetiştirdiğiniz her eşşek için Avrupa Birliğinden 50 Euro sübvansiyon aldınız. Hala utanmadan Allah rızası için yardım diyorsunuz.
Yunanlı:          Verme arkadaşım verme. Para verme bari huzur ver. (Tarkan’dan parçayı mırıldanır.)  Bir sus Selanik’ten beri susmadın.

Alman:            Hatırlar mısınız dostlar, eskiden böyle uzak mesafeler uçakla gidilirdi. Uçakta iki hostes görür, duty freeden eşe dosta parfüm, çikolata alır iyi hissederdik. Münih’ten beri bu metrobüsteyim.  Belim nasıl da ağrıyor. Bayern München’in doktoru Wolfahrt gelse iyileştiremez. O derece.

Fransız:           Aslında buna da şükür Allah razı olsun Türklerden. İyi ki metrobüs hattını Paris’e kadar uzattılar da sayelerinde tüm Avrupa tek akbille seyahat edebiliyor. Her yere de yazdılar Paris-Söğütlüçeşme 56 saat. Hiçbir şey valla.

İtalyan:            Arkaya duş ekleseler 10 numara seyahat aracı. Mösyö adamlar inşaat işinde çok ileri. 6 ayda metrobüsü Beylikdüzü’nden Münih’e getirdiler. Mesela bunlarda Ali Ağaoğlu diye bir müteahhit var. Tarih hep onu yazıyor. Niye, çünkü hep gerçekleştiriyor. Bizdeyse kimler var. Voltaire, Rousseau, Goethe.  Hepsi hayalperest züppe.

Fransız:           Bırak ya bizim entelleri. Sartre efendi hayatında iki koyun gütmüş mü. Lafa gelince ama dil nah bu kadar.

Yunanlı:          Geçende okudum. İspanya kralı Topbaşı aramış. Yalvarmış, Madrid’e kadar uzatın diye.

Alman:            Başkan ne demiş.

Yunanlı:          Uzatırız ama siz de Cristano Ronaldo’yu  Alex’in yerine Fener’e verin demiş.

Alman:            Beklenir valla. Çok çalışkan millet bu Türkler. Almanya’daki Türkler arasında da çok yeteneklileri var. Misal İsmail YK, misal Rafet El Roman, misal Gelinim olur musun Caner. Baksana tek şoför koca metrobüsü Paris’ten buraya getirdi.

Fransız:           Bizim mösyöler olsa haftada en fazla 30 saat çalışırım, günde 2 saat mola veriririm, yemekte beşamel soslu dana eti, yanında da bordo isterim diye tutturur. Şu şoföre baksana, adam günde sadece tek bir sigara molası, 5 de namaz molası verdi. Bi de otobüsü sürerken arada birşeyler yiyor. O da sigaraya benziyor. Ne acaba.

Yunanlı:          Aaaa. Ben biliyorum. Sigara böreği. Karısı yapmış. Yolluk vermiş. Bi ara bizlere de tuttu. Sağolsun. Neyse hepimize ders olsun kardeş. Bu devirde çalışmadan olmuyor. Hayrola sen üzgünsün Sinyor.

Italyan:           Halime üzülüyorum. O Berlusconi denen kart zampara yüzünden eskiden business class uçtuğum yolu  bir otobüs koltuğunda gidiyorum. İşin kötüsü metrobüs bizim İtalya’dan da geçmiyor. Viyana’ya kadar aktarma yapıyorum. Allahtan 5 dakikada bir geçiyor da durakta fazla beklemiyorum. Eskiden bir Ferrarim bir de Lamborginim vardı. İşler bozulunca satmak zorunda kaldım. Şimdi Jet Fadıl’ın arabası İmza’ya yazıldım. 6 aya gün verdiler. Bekliyorum inşallah.

Fransız:           İmza benim de ilgimi çekti. Gerçi Levent Oto Sanayi Esnafı toplanıp Renault’yu iflastan kurtardıktan sonra Renaultlar’da da bayağı gelişme, toparlanma oldu. Belki Renault alırım. Özellikle son modelleri Renault Çorum çok hoş. Ne işle meşgulsünüz Sinyor.

Italyan:           Ben her nevi kahve makinası ithalatı, ihracatı, tamiri, üretimini yapıyorum. Türkiye’de de müşterilerim var. Twitter sağolsun. Cafe Latte Keyfini tüm Türkiye sathı mahaline yaydı. Siz?

Fransız:           Valla ben de kasalarla şampanya getiriyorum Türkiye’ye. Metrobüse atıyorum şampanyaları. Ne yapayım. Başka türlü kurtarmıyor. Bir tır kaça geliyor Fransa’dan biliyor musun?  Dünya para. Zaten kazandığın para KDV, ÖTV diye Maliye’ye gidiyor. Adamlar inşaatta olduğu gibi vergide de dünyada bir numara. Eskiden havyar da getiriyordum ama yol uzun, balıklar yolda yumurtadan çıkmaya başladı. Ben de o işten vazgeçtim.

Hepsi güler.

Yunanlı bir türkü söylemeye başlar

Alman:            Yunanca mı bu

Yunanlı:          Türkçe

Alman:            Nasıl öğrendin?

Yunanlı:          İnşaatlarda çalışıyorum. Orada çalışan işçi arkadaşlar söylerken ben de öğrendim.

Fransız:           İstanbul’da mı yaşıyorsun?

Yunanlı:          Yok mösyö nerdeeeee. İstanbul’da bizim gibi gariban bir ülkenin vatandaşı yaşayabilir. 2+1 sorduk Beşiktaş’ta 2500 lira dediler. Bi de bu Türk ev sahipleri tam  anasının gözü. Yani eye of her mother. Bir tanesi sizin dedi bana  millet olarak kredi notunuz düşük, kefil isterim. Sanki ev sahibi değil Kredi Derecelendirme Kuruluşu  Moody’s

Alman:            Haksız da değil. Eeee peki ne yapıyorsun.

Yunanlı:          Her akşam metrobüsle Selanik’e dönüyorum.

Fransız:           Zor olmuyor mu?

Yunanlı:          Beylikdüzü’nden sonra nispeten boşalıyor. Ondan sonra oturarak gidiyorum. Diğer sorun da Türkiye çok zor oturma müsaadesi veriyor. İstesem de kalamam yani.

İtalyan:           Sorma ya. Bana az kalsın vize vermiyorlardı. İlla diyor bankada paran olacak. Bizim kayınbiraderin biraz parası vardı. Birkaç günlüğüne bana verdi. Yalandan bankada onu gösterdik de öyle aldık.

Fransız:           Bana da vermiyorlardı. Dedim bayım, bu yaştan sonra ben ne yapayım Türkiye’de. Yerleşecek halim yok dedim.

Alman:            Mösyö sen  Güngören’i henüz görmemişsin. Cennet gibi yer. Ayrıca Bağcılar ile Esenler var. Bizim Almanya’da böyle gelişmiş yerler yok. Her evin uydu anteni var. Düşünebiliyor musunuz zenginliği. İstanbul’un dışıysa başka güzel.  Silivri diye hapishane yapmışlar. En az 100 bin kişi sığıyor. Valla bizimkiler 2. dünya savaşında o kadar tesis yaptılar, Silivri kadar büyüğünü yapamadılar.

İtalyan:           Adamlar son 10 yılda bölgesel, küresel, global, enternasyonal dev güç oldular.

Fransız:           Merkel Başbakan’a bu yıl içinde 5.kez rica etti. Gelin Avrupa Birliğine katılın, birliğin motoru olun diye. Erdoğan benim eski kıtayla işim yok, zamanında değerimi anlasaydınız, ben kardeşim Esed, kaynım Ahmedi Necad ve eltim Barzani ile birlik olucam dedi.

İtalyan:           Haklı valla. Zamanında çok küstürdük Türkleri. Değerlerini bilemedik. Sen söylemedin Hans. Tr’de sen ne yapıcan.

Alman:            Ben Mercedeste çalışıyorum. Biliyorsun, Mercedes’i Almanya’daki Türk İşçiler satın aldı. Merkezi de Stuttgart’tan Yozgat’a taşıdılar. Bir toplantıya gidiyorum ben.

Fransız:           Koskoca Mercedes’te çalışıyorsun sen bile uçağa binemiyor musun? Pes valla

Alman:            Sorma. Biz zamanında ordaki Türklere çok yanlışlar yaptık. En ağır işleri onlara verdik, adamdan saymadık. Neonaziler gitti evlerini yaktı. Onlar da şimdi bizleri metrobüsle Almanyalar’dan gelmeye zorluyor. Ama kendileri sadece business uçuyor.

Yunan:            Valla çok dalga geçtik, barbar dedik, köylü dedik. Dolmalarını çaldık, dolmadakis yaptık, baklavalarını çaldık, baklavakis yaptık, donlarını çaldık adonis yaptık. Ahlarını çok aldık. Şimdiyse inşaatlarında karın tokluğuna çalışıyoruz. Türkiye acı vatan. Açlıktan midem karnıma yapıştı.

Alman:            İşin zormuş. Ya ben bayramda fitre veremedim. Rica etsem şunu kabul eder misin?

Hepsi aralarında para toplar, Yunanlının cebine sokuşturur.

Yunanlı:          Eksik olmayın. Valla elele kurtarıcaz Avrupa’yı. Sağolun. Sağolun. Nasıl ödeyeceğim borcu bilmiyorum.

Kadir ve Cevdet kulak misafiri olmuşlardır. Kadir büyük bir gururla Cevdet’e döner:

Kadir:             Ne oldu canım kardeşim. İkna oldun mu? Tüm Avrupa güvenle, huzurla kullanıyor metrobüsü.

Cevdet:           Valla bu Avrupalıları dinleyince halime şükrettim. Biz iki adım yolu turşu gibi gidiyoruz. Adam Paristen binmiş. Allah sabır versin. Bunun yankesicisi var. Fortçusu var.

Kadir:             Cevdet sapık mısın arkadaşım taktın bir fortçu vara. Başka da laf etmiyorsun. Asıl sen 2015 yılını bekle.

Cevdet:           Ne olacak abi
Kadir:             Metrobüs, taaa Pekin’e kadar uzayacak.

Cevdet:           Hadi ya.

Kadir:             Paris, Pekin 560 saat. Üstelik sadece iki aktarmayla

Cevdet:           Çinlinin Fortçusu çok tehlikelidir abi, pis takar.

Kadir:             Bak hala Fortçu diyor. Sapık.