11 Aralık 2012 Salı

Batan Avrupa'nın Kurtuluşu - Metrobüs




Batan Avrupa'nın Kurtuluşu - Metrobüs


Metrobüs durağı. Gene mahşeri bir kalabalık var. Kadirle Cevdet tartışıyor.

Kadir:             Bu metrobüs çok da güzel oldu. Tamam mı canım. Belediyemiz çok iyi çalışıyor.

Cevdet:           Kadir Abi. Nesi güzel oldu allahaşkına. En çok yankesiciler ile fortçulara yaradı.

K:        Öyle deme kardeşim. Bak Avcılar’dan biniyorsun. Tam 48 dakikada Zincirlikuyu’dasın. Eskiden böyle miydi? O minibüs bu dolmuş derken kime gittiğini unutuyordun. Ben bir kere ramazan bayramında Kartal’da oturan rahmetli amcamın elini öpmeye yola çıktım. Amcamdan kapıda bayramlarda da gelmez oldun lan hayırsız diye fırça yedim.

C:        Nasıl abi

K:        Meğerse ben gidene kadar ramazan bayramı geçmiş, kurban bayramında ancak gidebilmişim.

C:        Hehehe çok komik. (İstemeyerek güler)

K:        Şimdi öyle mi kardeşim. Akbilini basıyorsun. Ondan sonra trafikte duran onlarca Range Rover şoförünün imrenen bakışlarına rağmen durmadan gidiyorsun.

C:        Konserve gibi olman umrunda değil yani. Bu çağda otobüs mü kalmış. Metro yapsalardı.

K:        Metro yapsalar, trafikte sıkışıp kalan Range Rover sahiplerinin yüzlerini göremezdik. Benim arkadaşlarım var, sırf cipiyle trafikte takılanlara hareket çekmek için metrobüse biniyor. Herşeye muhalefetsin Cevdet. Hem tüm Avrupa metrobüsü kullanıyor. Sen hala dırdır ediyorsun.

C:        Tamam tamam hadi geç olmadan atlayalım şu gelene. Fortçu dolmadan binip gidelim. Geçende kızın biri tedbir olsun diye dalgıç kıyafetiyle binmişti. Sen bana hala övüp duruyorsun.

Metrobüse binerler. Metrobüste grup halinde oturan bir Yunanlı, bir İtalyan, bir Fransız ve bir de Alman vardır. Her biri kendi aksanlarıyla Türkçe konuşmaya çalışırlar.

Yunanlı:          Valla Kardeşim. Bizi tembelliğe siz alıştırdınız. Sanayi yok dediniz. Turizmle uğraşın dediniz. Sonra siz bize turist olarak gelmeyince biz de battık.

Alman:            Hadi kardeşim nerden çıkarıyorsun bunları. Zeytin ağacı diktik, bize sübvansiyon verin dediniz. Diktiğiniz zeytin ağaçları plastikten çıktı. Biz her sabah saat 5’te işbaşı yaparken siz mışıl mışıl uyudunuz. Yetiştirdiğiniz her eşşek için Avrupa Birliğinden 50 Euro sübvansiyon aldınız. Hala utanmadan Allah rızası için yardım diyorsunuz.
Yunanlı:          Verme arkadaşım verme. Para verme bari huzur ver. (Tarkan’dan parçayı mırıldanır.)  Bir sus Selanik’ten beri susmadın.

Alman:            Hatırlar mısınız dostlar, eskiden böyle uzak mesafeler uçakla gidilirdi. Uçakta iki hostes görür, duty freeden eşe dosta parfüm, çikolata alır iyi hissederdik. Münih’ten beri bu metrobüsteyim.  Belim nasıl da ağrıyor. Bayern München’in doktoru Wolfahrt gelse iyileştiremez. O derece.

Fransız:           Aslında buna da şükür Allah razı olsun Türklerden. İyi ki metrobüs hattını Paris’e kadar uzattılar da sayelerinde tüm Avrupa tek akbille seyahat edebiliyor. Her yere de yazdılar Paris-Söğütlüçeşme 56 saat. Hiçbir şey valla.

İtalyan:            Arkaya duş ekleseler 10 numara seyahat aracı. Mösyö adamlar inşaat işinde çok ileri. 6 ayda metrobüsü Beylikdüzü’nden Münih’e getirdiler. Mesela bunlarda Ali Ağaoğlu diye bir müteahhit var. Tarih hep onu yazıyor. Niye, çünkü hep gerçekleştiriyor. Bizdeyse kimler var. Voltaire, Rousseau, Goethe.  Hepsi hayalperest züppe.

Fransız:           Bırak ya bizim entelleri. Sartre efendi hayatında iki koyun gütmüş mü. Lafa gelince ama dil nah bu kadar.

Yunanlı:          Geçende okudum. İspanya kralı Topbaşı aramış. Yalvarmış, Madrid’e kadar uzatın diye.

Alman:            Başkan ne demiş.

Yunanlı:          Uzatırız ama siz de Cristano Ronaldo’yu  Alex’in yerine Fener’e verin demiş.

Alman:            Beklenir valla. Çok çalışkan millet bu Türkler. Almanya’daki Türkler arasında da çok yeteneklileri var. Misal İsmail YK, misal Rafet El Roman, misal Gelinim olur musun Caner. Baksana tek şoför koca metrobüsü Paris’ten buraya getirdi.

Fransız:           Bizim mösyöler olsa haftada en fazla 30 saat çalışırım, günde 2 saat mola veriririm, yemekte beşamel soslu dana eti, yanında da bordo isterim diye tutturur. Şu şoföre baksana, adam günde sadece tek bir sigara molası, 5 de namaz molası verdi. Bi de otobüsü sürerken arada birşeyler yiyor. O da sigaraya benziyor. Ne acaba.

Yunanlı:          Aaaa. Ben biliyorum. Sigara böreği. Karısı yapmış. Yolluk vermiş. Bi ara bizlere de tuttu. Sağolsun. Neyse hepimize ders olsun kardeş. Bu devirde çalışmadan olmuyor. Hayrola sen üzgünsün Sinyor.

Italyan:           Halime üzülüyorum. O Berlusconi denen kart zampara yüzünden eskiden business class uçtuğum yolu  bir otobüs koltuğunda gidiyorum. İşin kötüsü metrobüs bizim İtalya’dan da geçmiyor. Viyana’ya kadar aktarma yapıyorum. Allahtan 5 dakikada bir geçiyor da durakta fazla beklemiyorum. Eskiden bir Ferrarim bir de Lamborginim vardı. İşler bozulunca satmak zorunda kaldım. Şimdi Jet Fadıl’ın arabası İmza’ya yazıldım. 6 aya gün verdiler. Bekliyorum inşallah.

Fransız:           İmza benim de ilgimi çekti. Gerçi Levent Oto Sanayi Esnafı toplanıp Renault’yu iflastan kurtardıktan sonra Renaultlar’da da bayağı gelişme, toparlanma oldu. Belki Renault alırım. Özellikle son modelleri Renault Çorum çok hoş. Ne işle meşgulsünüz Sinyor.

Italyan:           Ben her nevi kahve makinası ithalatı, ihracatı, tamiri, üretimini yapıyorum. Türkiye’de de müşterilerim var. Twitter sağolsun. Cafe Latte Keyfini tüm Türkiye sathı mahaline yaydı. Siz?

Fransız:           Valla ben de kasalarla şampanya getiriyorum Türkiye’ye. Metrobüse atıyorum şampanyaları. Ne yapayım. Başka türlü kurtarmıyor. Bir tır kaça geliyor Fransa’dan biliyor musun?  Dünya para. Zaten kazandığın para KDV, ÖTV diye Maliye’ye gidiyor. Adamlar inşaatta olduğu gibi vergide de dünyada bir numara. Eskiden havyar da getiriyordum ama yol uzun, balıklar yolda yumurtadan çıkmaya başladı. Ben de o işten vazgeçtim.

Hepsi güler.

Yunanlı bir türkü söylemeye başlar

Alman:            Yunanca mı bu

Yunanlı:          Türkçe

Alman:            Nasıl öğrendin?

Yunanlı:          İnşaatlarda çalışıyorum. Orada çalışan işçi arkadaşlar söylerken ben de öğrendim.

Fransız:           İstanbul’da mı yaşıyorsun?

Yunanlı:          Yok mösyö nerdeeeee. İstanbul’da bizim gibi gariban bir ülkenin vatandaşı yaşayabilir. 2+1 sorduk Beşiktaş’ta 2500 lira dediler. Bi de bu Türk ev sahipleri tam  anasının gözü. Yani eye of her mother. Bir tanesi sizin dedi bana  millet olarak kredi notunuz düşük, kefil isterim. Sanki ev sahibi değil Kredi Derecelendirme Kuruluşu  Moody’s

Alman:            Haksız da değil. Eeee peki ne yapıyorsun.

Yunanlı:          Her akşam metrobüsle Selanik’e dönüyorum.

Fransız:           Zor olmuyor mu?

Yunanlı:          Beylikdüzü’nden sonra nispeten boşalıyor. Ondan sonra oturarak gidiyorum. Diğer sorun da Türkiye çok zor oturma müsaadesi veriyor. İstesem de kalamam yani.

İtalyan:           Sorma ya. Bana az kalsın vize vermiyorlardı. İlla diyor bankada paran olacak. Bizim kayınbiraderin biraz parası vardı. Birkaç günlüğüne bana verdi. Yalandan bankada onu gösterdik de öyle aldık.

Fransız:           Bana da vermiyorlardı. Dedim bayım, bu yaştan sonra ben ne yapayım Türkiye’de. Yerleşecek halim yok dedim.

Alman:            Mösyö sen  Güngören’i henüz görmemişsin. Cennet gibi yer. Ayrıca Bağcılar ile Esenler var. Bizim Almanya’da böyle gelişmiş yerler yok. Her evin uydu anteni var. Düşünebiliyor musunuz zenginliği. İstanbul’un dışıysa başka güzel.  Silivri diye hapishane yapmışlar. En az 100 bin kişi sığıyor. Valla bizimkiler 2. dünya savaşında o kadar tesis yaptılar, Silivri kadar büyüğünü yapamadılar.

İtalyan:           Adamlar son 10 yılda bölgesel, küresel, global, enternasyonal dev güç oldular.

Fransız:           Merkel Başbakan’a bu yıl içinde 5.kez rica etti. Gelin Avrupa Birliğine katılın, birliğin motoru olun diye. Erdoğan benim eski kıtayla işim yok, zamanında değerimi anlasaydınız, ben kardeşim Esed, kaynım Ahmedi Necad ve eltim Barzani ile birlik olucam dedi.

İtalyan:           Haklı valla. Zamanında çok küstürdük Türkleri. Değerlerini bilemedik. Sen söylemedin Hans. Tr’de sen ne yapıcan.

Alman:            Ben Mercedeste çalışıyorum. Biliyorsun, Mercedes’i Almanya’daki Türk İşçiler satın aldı. Merkezi de Stuttgart’tan Yozgat’a taşıdılar. Bir toplantıya gidiyorum ben.

Fransız:           Koskoca Mercedes’te çalışıyorsun sen bile uçağa binemiyor musun? Pes valla

Alman:            Sorma. Biz zamanında ordaki Türklere çok yanlışlar yaptık. En ağır işleri onlara verdik, adamdan saymadık. Neonaziler gitti evlerini yaktı. Onlar da şimdi bizleri metrobüsle Almanyalar’dan gelmeye zorluyor. Ama kendileri sadece business uçuyor.

Yunan:            Valla çok dalga geçtik, barbar dedik, köylü dedik. Dolmalarını çaldık, dolmadakis yaptık, baklavalarını çaldık, baklavakis yaptık, donlarını çaldık adonis yaptık. Ahlarını çok aldık. Şimdiyse inşaatlarında karın tokluğuna çalışıyoruz. Türkiye acı vatan. Açlıktan midem karnıma yapıştı.

Alman:            İşin zormuş. Ya ben bayramda fitre veremedim. Rica etsem şunu kabul eder misin?

Hepsi aralarında para toplar, Yunanlının cebine sokuşturur.

Yunanlı:          Eksik olmayın. Valla elele kurtarıcaz Avrupa’yı. Sağolun. Sağolun. Nasıl ödeyeceğim borcu bilmiyorum.

Kadir ve Cevdet kulak misafiri olmuşlardır. Kadir büyük bir gururla Cevdet’e döner:

Kadir:             Ne oldu canım kardeşim. İkna oldun mu? Tüm Avrupa güvenle, huzurla kullanıyor metrobüsü.

Cevdet:           Valla bu Avrupalıları dinleyince halime şükrettim. Biz iki adım yolu turşu gibi gidiyoruz. Adam Paristen binmiş. Allah sabır versin. Bunun yankesicisi var. Fortçusu var.

Kadir:             Cevdet sapık mısın arkadaşım taktın bir fortçu vara. Başka da laf etmiyorsun. Asıl sen 2015 yılını bekle.

Cevdet:           Ne olacak abi
Kadir:             Metrobüs, taaa Pekin’e kadar uzayacak.

Cevdet:           Hadi ya.

Kadir:             Paris, Pekin 560 saat. Üstelik sadece iki aktarmayla

Cevdet:           Çinlinin Fortçusu çok tehlikelidir abi, pis takar.

Kadir:             Bak hala Fortçu diyor. Sapık.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Metrobüs Hikayesi 2

Bir Metrobüs Hikayesi 2 

  


 Yağacak olan kar yine yağmamıştı. Esenyurt telaşlı bir bahara hazırlanıyordu. opera binasının önünden geçerken sabah işlerine gitmekte olan rugan ayakkabılı, melon şapkalı beyefendileri gördüm. Beyoğlu bozulduğu için hepsi zoraki olarak Esenyurt'a taşınmıştı. Burada kendilerine yeni bir hayat kurdular. Markiz Esenyurt şubesinin önünde Ivan Ivanoviç'in kahyası Bekir Sıtkı'ya takıldı gözüm. Efendisine kilolarca mekik alıyordu. Efendisi de mekikleri güzel karısı Ursula'ya yedirecekti. Dikkatli okurlarımın gözünden kaçmamıştır. Ursula benim eski aşkımdı. Muhasebe tahsilim için ülke dışına çıkmıştım. O arada cebi zengin, ruhu sefil Ivanoviç Ursula'yı kandırıp karısı yapmıştı. Hay kafama sıçayım. Neyse aylık kazancım 5000 ruble Markiz'e yetmezdi. Kardeşler börekçisine gidip kürt böreği aldım. Metrobüs'e kuruldum. Topbaş ve Dalay lama arasında yapılmış katma protokol neticesinde Metrobüs Katmandu'ya kadar uzamıştı. Memuriyetimin 10. yılıydı. Keyif aldığımı söyleyemem. Aklıma hınzır bir fikir geldi; otobüsten inmeyip son durak Katmandu'ya kadar gidecek oraya yerleşip budist olacaktım. Kürt böreğinden yanımdaki çocuğa uzattım. Biliyor musun Katmandu'ya yerleşiyorum dedim. Furkan Davutpaşa'da ayakkabı atölyesinde kalfaymış. Niye ki abi dedi. Oraya gidip kafayı sıfıra vurup turuncu giymekle mi adam mı olucan? Kalfaya sen ne anlarsın cahil bakışı attım. Abi geçende Flash TV'de seyrettim, o budist rahipler aslında uçmuyormuş, misina ile vince bağlıymışlar. bir de sırf pirinç yiyerek oruç tuttukları da hikayeymiş, Dalay lama'nın gizli kamera görüntülerini seyrettim, pirzolaları löp löp götürüyordu. Bunları duyunca beynimden vuruldum. Katmandu'dan, shaolinden, Bruce Lee'den, mumçakadan hemen tiksinti geldi. Zamanında aynı tiksinti hastayken annem kereviz yedirdiğinde de gelmişti. Kalktım yerimden. Ayakta zor durarak arka kapıya yönlendim, vazgeçtim gitmekten. Zaten Metrobüs yazın Lizbon'a kadar uzayacaktı. Belki oraya yerleşirdim. Hem Portekizli kızlar esmer Türk erkeklerine bayılırdı, değil mi?

17 Eylül 2012 Pazartesi

İş görüşmesinde dikkat edilecek noktalar

Başarılı bir iş görüşmesinin sırları şirket ile yapacağınız ilk telefon görüşmesiyle başlar. Kurumsal firma arıyorsa muhtemelen telefonda sizin görüşeceğiniz büyükbaş olmayacaktır. Arayan sekreter, asistan ya da bekçidir. Yani heyecan yapmanıza gerek yok. Endişelenmeyin telefondaki de sizin kadar gariban ve ona küfür etmediğiniz sürece işe alımınıza etkisi sıfır. Yine de efendi olun. Aslında buradaki en önemli mevzu iş görüşmesi saati. Gün olarak pazartesiyi seçmeyin. Perşembe, cuma iyidir. Müstakbel müdürünüz o günlerde daha bir relax, daha bir şeker hatta biraz insan olur. Görüşme saatini de sakın çok erkene aldırmayın. 8-10 arası müdürümüz yediği bol yağlı poğaçadan, içtiği boktan nescafeden dolayı reflüsünü azdırmış, keyfini kaçırmıştır. Karşısında Çalışkan Ahmet olsa kabul edilme ihtimali en az Serdar Ortaçsız yaz kadar düşüktür. Öğleden sonrayı da kabul etmeyin. Yemeğin ağırlaştırdığı müdür size tezgahta 3 gün kalmış palamut gibi baygın bakacaktır. Görüşme saatini saat 10-12 arasına alın, günlerden perşembe cumayı seçin. Dini hassasiyetleri olan bir firmayla konuşuyorsunuz cuma namazı saatini görüşme saati olarak önermeyin, www.namazvakti.com'dan bakın öyle konuşun.

Gelelim görüşme gününe: Akşamdan beyaz gömleğimizi kolalayıp ütülüyoruz. Sabun tozu ile yıkanan çamaşır kadar hiçbirşey güzel kokmaz. Giyecekleri hazırlama işini sabaha bırakmayın, yoksa muhakkak birşeyiniz ters gider. Acemilik dönemlerimde dolabı açıp beyaz gömlek bulamayıp kareli gömlek ve çizgili kravattan çok red yedim. Kareli gömlek-çizgili kravat iki yerde işe yarar. Makina mühendisi ve IT Personeli. Aradığınız pozisyonlar bunlar değilse bu kombiden uzak durun. Sade giyinin. Çok göze batmayın. Mümkünse sıkıcı olun. İşyerleri renkli, yaratıcı adam değil, verilen işi yapacak eşşek arar. Unutmayın. Kızlarımız biraz dekolte giyebilir. Ama kendi arabası yerine metrobüsle gidecek olan kızlarımız tacizlerden korunmak için dekolteden vazgeçebilir. Şu hayatta ne de olsa en önemlisi sağlık.

Görüşmeden 5 dakika önce orda olun. Gecikecekseniz de arayın. Size görüşme öncesi verilen formun tek amacı var. Maaş beklentisini öğrenmek. Talep ettiğiniz ücret kısmını boş bırakın. Maaş konusuna sonra gelicez. Şimdi ilk görüşmede şirketten ekmek yiyen sayısına göre 3 değişik kombinasyon var. Ya IKcılardan biri tek girer, ya müdürünüz olacak kamil tek girer ya da ikisi birden tek görüşme yaparlar. IKların girdiği versiyon en sıkıcısıdır. Çünkü IKcılar insanı 1882 yılında yazılmış adab-ı muaşeret kitabına göre değerlendirir. Mümkün olduğu kadar yere tükürmeyen, çöp atmayan, bir bayanı hela kapısında bekleyen, sol elle çatal, sağ ile bıçak tutan kibar, nazik biri olduğunuzu gösterin IK mülakatından geçersiniz. IKcı olmayan firmada görüşmeye kafadan müdür girer. Bu tip firmalarda kurumsallık yoktur. Genelde dedikodusu bol aile şirketleridir. Hem IKcı hem müdür giren şirketlerse ılık şirketlerdir. Sürprizi kendi içinde saklıdır. Denemeden göremezsin. Sürpriz seviyorsan durma devam et...

Üç ihtimalde de müdürle yapacağınız görüşme belirleyici olacaktır. Firma, iş ve sektör ile alakalı bilgilere internette önceden bakın. Moskova için olan pozisyona, işyeriniz Maslak bana yakın, ben de Sarıyer'de oturuyorum diyen kerizlerden olmayın. Bilgi seviyeniz yüksek ise utanmadan çekinmeden müdürünüze sergileyin. Müdürümüz sizin Kel Suat, Atom Rıza gibi bir takım oyuncusu olduğunuzu anlasın. Fakat adama ya da kadına korku salmayın. Sadece iş ile ilgilendiğinizi, gözünüzün onun mevkisinde asla olmadığı mesajını cilt altına çaktırmadan zerk edin. Bilginiz iş ile uyuşmuyor mu. Onun da kolayı var. Tam bir öğrenme manyağı olduğunu, gerekirse mesai bitse bile işi öğrenene kadar geç saatlere kadar kalabileceğinizi ısrarla söyleyin. Karşınızdaki müdürü bir bok sanmayın. O bu ufak mahallenin muhtarı ve tek işi işlerin tıkırında gitmesini sağlayıp muhtarlığının tehlikeye girmemesini sağlamak, çocuğun okul taksitlerini ödemek. İmkanını bulunca o da daha büyük bir mahalleye taşınacak. Hayat devam edecek. Yine de sen boktan adamsın demeyin. Sukunetiniz muhafaza edin. Çok espri yapmaya kasmayın. O yaparsa saatlerce gülmeyin. Nazikçe sırıtmanız yeterli. Sinir bozucu sorular sorup stres karşısında ne yapacağınız test edebilir. Yumruk indirmeyin, çay bardağı fırlatmayın. Fikrinizi söyleyin. Yeterli. Israr etmeyin.

Dönelim hayatın gerçeklerine, daha önce bahsettiğim maaş konusuna. Hiçbirşey söylememek, takdiri onlara bırakmak bir çözüm. Ama bu sefer de düşük maaşa razı olmak zorunda kalabilirsiniz. Benim çözümüm piyasa ortalamasının yüzde 20-30 yükseğini söyleyip pazarlık payı bırakmak. Tabii eğer iş astronot, atom parçalayıcısı, soğuk füzyoncu vs. gibi yüksek profilli birini gerektiriyor ve siz de o yüksek profile sahipseniz en az 15 bin net almazsanız enayisiniz. 

Görüşmeden sonra 2 hafta sonra dönmeyen firmayı aramayın, paranıza yazık. Sizi isteyen firma zaten dönecektir. IKcıların her dediğini dinlemeyin, onlar sadece önemsenmek istiyor.

Görüşmelerle alakalı nacizane tecrübelerimi paylaştım, fakat bana sorarsanız en iyisi yine de merkezi bir yerde büfe.









14 Eylül 2012 Cuma

Kablosuz Kabare'den bir skeç - Muhteşem Asır






Ev ortamı. Hatice elinde fasulye ayıklayarak  arkadaşı Nurcanla Muhteşem Yüzyılı seyretmektedir. Kanuninin yaptığı çapkınlıklara kızmaktadırlar.
Hatice:            Görüyor musun şu adamın yaptığını. Gül gibi Mahidevran’ı bıraktı da şu sarı çıyana gönül verdi. Kadın sana mis gibi bir erkek çocuk vermiş, bir dediğini iki etmemiş, ama sen hala başka çiçeklere konmanın peşindesin.

Nurcan:           Yok bu erkek milleti adam olmaz şekerim.  Padişah da olsa, tornacı da olsa hepsi  uçkurunun peşinde. Bu kadar barbunya yeter mi

Hatice:             Akşama bizim beyin akrabalar gelecek. Kalabalık olur onlar. Biraz daha ayıklayalım.

Nurcan:           Tamam ablacım. Ay dur kayınvalide geldi. Bu da ne işbirlikçi. Tam kumpascı bu kadın tam.

Hatice:              Ya ben de şeyi anlamıyorum. Allah’ın muhasebecisinin özel hayatı bu kadar karışsa, adam KDV beyannamesini veremez olur. Ama gel gör ki koca imparatorluk sanki otomatik pilota takılmış gibi sorunsuz işliyor çok acayip.

Nurcan:           Ay ilahi Hatce abla. Nerden de bulursun bu benzetmeleri.

Hatice:             Dur dur, Hürrem ile mercimeği fırına verdi verecek. Ay biri engel olsun şunlara.

O esnada Kanuni içeri girer.

Kanuni:           Destur. Koca padişaha kim engel olacakmış.  Hadi durdurun bakalım. Maşallah hanım kızımız da etine dolgunmuş.

Hatice:             Bey sen gene mi ilaçlarını almadın.

Kanuni:            Bey değil. Hünkarım. Ah ben ne ettim, ne günah işledim. 3 kıtada at koşturdum. Şimdi otobüslere yetişmek için koşturuyorum. Kadın sen bana zevce olamazdın ama şehzadelerimin anasısın. Ona dua et. Yoksa kelle çoktaan giderdi.

Nurcan:           Süleyman Abi. Şöyle bir otursaydın.

Kanuni:           Abi deme işin düşer. Ayrıca ben hünkarım lan.

Nurcan:           Tamam abi. Aman hünkarım.

Kanuni:           Zaten şu dizinin yapımcalarıyla da bir görüşmem lazım. Beni oynayan adama bak. Mavi gözlü, sarışın. Sanki oynadığı Cihan İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman değil de Rus Çarı Piskopat Petro.  İnsan en azından kahverengi bir lens takar. Gel Nurcan bak gözlerime hiç mavilik var mı.

Nurcan:           Yok Hünkarım.

Kanuni:           Maşallah maşallah sen yakından ne güzel bakıyorsun öyle

Hatice:            Oha adam. Çüş. Sen bu Kanuni ayağına bizim evi hareme çeviricen. Unutma ki kafayı yemeden önce gıda halinde toptancılık yapan biriydin. Domates kaçtan gider, hıyar ne zaman çıkar, bakliyat stoğu yapalım mı diye dertlerin vardı. Arkadaşlarıma sulanacağına aklını başına devşir de evin ekmeğini kazanmaya başla yeniden. Hazıra dağ dayanmaz. Dağ.

Kanuni:           Hanım hanım. Sözünü bil. Viyana’dan Trablus’a kadar her taş, her canlı bana ait.

Hatice:            Yaa hadi bakalım. Bırak Viyana’ya gitmeyi, sen biletsiz 129T’ye bile binemezsin. Şu üstündeki perdeden bozma giysileri de çıkart artık. Evde boza boza perde bırakmadın. Valla daral geliyor. Annemin yanına gidicem az kaldı.

Kanuni:           Keşke babanın yanına Karacaahmet’e gitsen.

Hatice terlik atmaya başlar.

Kanuni:           Dur koca cihan kumandanına terlik atılır mı. Okçular, sipahiler, kapıkullarım yıkın şu terlik makinasını.

O sırada kapı çalar.

Mimar Sinan:  Hünkarım. Bu bölümde de yine beni göstermediler. Dünyanın en güzel camilerini yaptım, ama affedersiniz sizin geçgin valide’nin yarısı kadar değerim olmadı. Kasıt mı var acaba. Yönetmen benim rakiplerimden birinin torununun torununun torunu falan mı.

Nurcan:           Hatice abla. Bu Süleyman abinin ortağı Sinan abi değil mi. O da mı delirdi.

Hatice:            Sorma ya. Artık bunlara ne olduysa o gün. En son seyyar kokoreçciden dükkana 2 yarım kokoreç söylüyorlar. 1 saat sonra da gıda halinin yöneticisinin ofisi basıyorlar. Adamı Sırp Kralı zannetmişler. Az kalsın boğuyorlarmış. Diğer esnaf kurtarmış.

Nurcan:           Doktorlar ne diyor.

Hatice:            Dizi izlettirmeyin, temiz hava aldırın, spor yaptırın bir süre sonra düzelirler diyor. Hergün Bakırköy’e ben Fatmagül’üm tecavüze uğradım diye 10 erkek geliyormuş. Allah’tan bizimkiler Sultan, Mimar oldular. Bi de Fatmagül gibi dolaştıklarını düşünsene kız.

Nurcan:           Aman abla tövbe de. Beterin beteri var işte.

Kanuni ile Sinan tavla oynamaya başlar.

Kanuni:           Ben de bu durumdan rahatsızım Koca Sinan. Özelimin bu kadar gösterilmesi hoşuma gitmiyor. O kadar savaştık, insan bir savaş sahnesi gösterir. Hayır yengene de anlatamıyorum durumu. Oldu kızım, yaşandı bitti Hürremle saygısızca, geçti o günler diyorum, dalgalandım ama duruldum artık diyorum ama kadın milleti işte dinlemiyor. Ne o Koca Sinan. Neşen yerinde değil gibi

Mimar:            Sormayın Hünkarım. Bugün İstanbulda biraz dolaşma fırsatı buldum. Benim adımı taşıyan  camileri gördüm. Kim onların mimarı merak ettim. İnsan biraz özenir. Benim çıraklar öyle binalar yapmazdı. O cami duvarlarını ahenkle süsleyen İznik çinisi gitmiş. Onun yerine fayans çıkmış. Aynı fayansı hem camide hem tuvalette kullanıyorlar. İnsanda biraz göz biraz izan olur. Bir de camilerin altlarını marketler sarmış. Ticaret ile ibadet içiçe geçmiş. Hoşuma gitmedi. O ruhani hava kalmamış.

Kanuni:           Ya sorma. Ben de gördüğüm manzara karşısında rahatsızım. Bir de bizim yarımadanın siluetini bozmuşlar. Tam 30 katlı binayı arkaya dikmişler.

Mimar:            Kimse de uyanmamış. Herkes bitince fark etmiş. Zaten o yeşil şehir gitmiş. Yerine bir beton yığını bırakmışlar. Bir de bir yerden bir yere gitmek dert. Saatte 250 km hız yapan arabalar yapmışlar. Bizim atların yerine. Ama bizim atlardan yavaş gidiyorlar. Çünkü trafik sıkışık. Bizim Fatih Sultan’ın gemi yürüttüğü yerlerde insan yürüyemiyor ayol. 15 milyon insanı bir yere niye sıkıştırırsan. Yeni hükümdarlar hiç mi düşünmez bu meseleleri.

Kanuni:           Sorsan bizi beğenmezler. Ama bir yabancı turist gelsin hepsi hemen tarihi yarımadaya götürürler. Madem beni beğenmiyorsun daha iyisini yapsana kardeşim. Yeni yaptığını göster adamlara. Her yeri kapalı çarşılarla donatmışlar. Hepsinde de aynı dükkanlar, aynı yiyecekler. Zaten bizim Hünkarbeğendiler, Ayvaaşları sizlere ömür. Şu Kristof Kolomb’un bulduğu ülke var ya.

Mimar:            Hangi Kristof Hünkarım çıkaramadım.

Kanuni:           Ya benim dedem Beyazıttan para istedi ya. Benim dede de dolandırıcı falan zannetti bunu. Sonra o da gitti Portekiz kraliçesini kafaladı. Hani Hindistana gidicem diye Amerika’yı bulan şaşkın yok mu.

Mimar:            Ah çok yaşayın. Hatırladım şimdi. Bizimkiler oranın yemeklerine mi alışmışlar.

Kanuni:           Ya yemek dediğin ekmek arası köfte. Üstüne de ketçap sıkıyor işte. Bir de yağ da kızaran kolesterol bombası patates kızartması.

Mimar:            Bu AVM çılgınlığı durmaz padişahım. Yakında tüm İstanbul’un üstünü çatıyla kaplayıp tek bir AVM haline dönüştürür bunlar. Aslında madem bu iş başladı biz de bir Mısır Standımı alsak diyorum. İyi para var o işte diyorlar. Gelirken yolda Vahdeddin’e rastladım. O almış bi tane. Ayda 4 bin sakal bırakıyormu.

Kanuni:           Bırak Vahdeddin’i. O çocuğun basireti bağlı. Hangi işe, hangi savaşa girse bir türlü tutturamıyor. Mısır değil de Çiğ Köfte işine mi girsek.

Mimar:            Bu kadar çok acı yiyen bir millet basur da olur. Basur tedavi merkezi mi açsak. En son hekimbaşının macunu iyi geliyordu basura.

Kanuni:           Destur. Kendine gel Mimar. Ben Sultan adamların makatına macun sürüyor dedirtmem.

Mimar:            Kızmayın. Hünkarım. Sadece fikirdi.

Kanuni:           Sen bana Pargalıyı çağır. Hazır Avrupa borç krizine girmişken Yunanistan’dan girip Sarkozy’den çıkalım. Carla Bruni haremimi süslese fena mı olur.

Mimar:            Siz bilirsiniz Kudretlim. İsterseniz Alman Şansölyesi Merkel’ı da alabiliriz.

Kanuni:           Hareme sadece kadınlar girebilir. Kadın kadın. Bildin mi. Hani şöyle iki göğsü olan, sevimli, şirin şeyler. Bak Google’a Bayan Merkel yazınca ne diyor: Böyle bir kadın bulunamadı. Anladın mı mimar. Git çabuk buradan sana hela inşaatı siparişi vermeden.

Mimar:            Hünkarım siz de hep bana takılıyorsunuz.

Kanuni:           Gevezeliği bırak da oyununu oyna mimar. Zeki Müren kapısı yaptım. İşin zor.

Hatice:            Allah sizi ne yapsın bilmiyorum ki. Evcilik oynayan çocuklar gibisiniz hala mı padişah muhabbeti.

Nurcan:           Abla yalnız bunlar deli değil sanki. Çok mantıklı konuşuyorlar.

Mimar Sinan bir anda ağlamaya, krizlere girmeye başlar.

Hatice:            Sinan abi niye ağlıyorsun. Sinan abi.

Kanuni:           Bre destur. Huzurumda ağlamaya utanmıyor musun baş mimar efendi

Nurcan:           Sinan abi. Sinan abi. Doktoru arıyalım Hatice abla.

Sinan:              Doktoru aramayın. Abimi arayın. Jandarmayı arayın. 4 genç tecavüz etti bana. Yardım edin. İsmim Fatmagül...

Süleyman:       Ben de şimdi Rahmi mi olucam. Kanuniye zor alışmıştık.
(Rahmi gibi bir iki laf eder perde kapanır)