26 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Analizi

Gezi Analizi - (Korkma kitabı değil)

31 Mayıs tarihinden beri herkes çok sıradışı günler yazıyor. 2 hafta kadar devletin olmadığı bir Taksim gördük ve birşey itiraf edeyim hiç de fena değildi. Normalde hırsızın, uğursuzun gezdiği meydanda yaklaşık 2 hafta adi bir suç işlenmedi. Devletten sorumluluğu alıp insanlara verdiğinizde insanların daha makulleştiklerini gözlemledik. Gelelim herkesin merak ettiği bu gençler kimdi sorusuna

Elbette Atrius'dan gelen birkaç uzaylı değiller. Genç deyince akla hemen 20 yaşında üniversite talebesi geliyor. Benim gözlemlediğim Gezi direnişçileri arasında 20 yaşında da 60 yaşında da kişiler vardı. Bakmayın siz medyanın twitter gençliği diye kategorileştirme çabasına. Onlar hala bir kategoriye sokarsak kolay yeneriz mantığındalar, olaylara Soğuk savaş zihniyetiyle bakmaktan kurtulamadılar. Evet twitter, facebook, iphone, samsung vs. dönemin gerçekliği. Ama bunlar insanların gaz fişeği, toma, plastik mermi karşısında dimdik durmasına yetecek şeyler değil. Bahsedilen kitle bazı proflarımızın dediği gibi sadece kalbi kırık, gönlü ayrılık acısı tatmış romantikler de değil. Kızgın oldukları muhakkak; RTE'nin her birşeyi bilen tavrına, despot tavırlarına vs. Fakat bu tavırlar bile bu direnişi anlatmaya yetmiyor. O zaman İspanya, Brezilya, ABD'deki direnişleri basıl açıklayacağız. Yani iş Marx üstadın dediği gibi yine ekonomiye geliyor. 

1950lerden itibaren dünyada hızlı bir sanayileşme var. 50 sene önce İtalya'nın yüzde 60'ı tarım sektöründe çalışırken bu oran şu an yüzde 4'e kadar düşmüş. Türkiye'de 40 sene önce GSMH'nın yüzde 33'ü tarımdan sağlanırken bu oran şu an yüzde 10 civarında. İkinci dünya savaşından sonra tüm dünyada köyden şehirlere büyük göçler yaşandı. Şehirlere gelen insanlar boş durmadı. Kendilerinin mahrum kaldığı eğitim imkanlarından çocuklarının yararlanmasını istediler. Bu da gittikçe daha eğitimli, bilgili bir nesil yetişmesine önayak oldu. Yetişen iyi eğitimli gençlik ekonominin altın yıllarında voliyi vurdu dersek çok avam kaçacak ama gerçekten öyle oldu. Avrupa için 1950-1980 arası, biz de ise 1980'den itibaren üniversite mezunu olmak zenginler kulübüne girmek için yeterli şarttı. Sanayi ve hizmet sektöründe çalışan beyaz yakalılar şehirli yeni bir sınıfın da oluşmasına ön ayak oldu: Profesyoneller. Artan refah durumu,  plazalarda yaşanan sahte cennet SSCB'nin yıkılmasına kadar gayet iyi sürdü. 1990ların ortasından başlayarak hız kazanan Küreselleşme ile başlayan sanayi üretiminin Çin ve diğer ucuz ülkelere kaçması tadımızı bozmaya başladı. Çünkü elimizde iyi eğitimli, fakat işsiz gençler kaldı. İşin daha kötüsü alttan gelenler iyi eğitim almaya devam ettiler, çünkü yapacakları başka birşey yoktu. Yeni şehirliler dedeleri gibi ne tarla ekmeyi bilirler, ne de inek sağmasını. Evet bilirler Varoluşculuğu, Tarantino'yu, İngilizceyi. Ama bunlar da bakkaldan ekmek almaya yetmedi.

Türkiye'de üniversite mezunu işsizlerin oranı %37.  Kendi vasıflarının gerisinde bir işte çalışan insan oranı %40. 1990lardan bugüne üniversite mezunu ortalaması %8'den %12'ye çıktı. Açılan yeni üniversitelerle sayı önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Fakat nitelikli işgücünü emecek iş piyasası oluşmuş değil. Hele devletin kendi zenginlerini yaratan sanayi politikası emek piyasasında ciddi arızalar yaratıyor. Sonuçta iki yabancı dil bilen üniversite mezunu mühendis 1500 liraya çalışmaya başlıyor, polisin 2500 lira aldığı bir ülkede üstelik.

Ortaya çıkan durumdan yalnız gençler muzdarip değil. Halihazırda çalışan 30 yaş üstü beyaz yakaların da durumu artık parlak değil. Kurumsal (!) firmaya kendini atan azınlık dışında çoğunluk SSKsını asgari ücretten gösteren, fazla mesaisini ödemeyen, ana avrat düz giden patronların yanında çalışıyor. Direnişin önemli bir saç ayağını hatta kasasını bu tecrübeli grup oluşturuyor. Yukarda bahsettiğim gibi üniversite mezunlarının %37si işsizken, ortaokul mezunlarının sadece %20si işsiz bir ülke Türkiye. Niteliksiz işgücünün şu an için iktidardan memnun olmasının en büyük sebebi de bu düşük oran bana kalırsa. Ama sanayi üretimindeki Uzakdoğu ve Afrika'ya göç devam ettikçe işçi sınıfı da direnişe katılmaya başlayacak diye düşünüyorum. Çin'den bile bazı üreticilerin ucuz diye Bangladeş'e, Vietnam'a kaçtığını düşünürsek çok da atmış olmayız.

Peki ne olacak. Bence üretim, eğitim, hatta demokrasinin yeniden tanımının yapılacağı bir çağa doğru ilerliyoruz. İnsanlar artık 4 yılda bir oy verip, belli çıkar gruplarıyla dünyayı yöneten iktidarlar istemiyor. Böyle koyun gibi yönetilmek için artık insanlar fazla akıllandı. Güç sahipleriyse tabii ki polisiyle, cendarmasıyla statükoyu korumak için mücadele edecek. Hülasa bizim nesil daha çok gaz yiyecek, ama sonunda daha iyi günler görecek.  













24 Haziran 2013 Pazartesi

Kupaj

 Kırık şişeler


İkimiz Migros poşetinde iki şarap şişesi
Sen Talay Bozcaada'dan
Ben kurumsal Villa Doluca

Poşet ha delindi ha delinecek
Savrulacak cam kırıklarımız mutfağa
Kırıklarla karışabiliriz birbirimize ancak

Cabernet Sauvignon ile Karalahna kupajı
Fayansta beyaz üstüne al al hareler

Krediyle Transporter almış esnaf kadar
Mutluyuz şimdi

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Balık yiyen zebra

Balık yiyen zebra




Bir yerde Ortadoğu haberlerinden görmeye alıştığımız bombalamalar, öteki tarafta futbol maçı için alınan canlar. Şiddet Türkiye'de gittikçe artarak karşılaştığımız bir olgu oldu. Ölenler öldüğüyle kalıyor. Peki arkadaşlarını aslan yerken biz diğer zebralar ne yapıyoruz, bir çifte mi vuruyoruz aslana. Alın size iki fotoğraf.




Soldaki çiçek bahçesi Jonny K.'ya ait.  Jonny 20 yaşında melez bir gençti. Geçen yıl Ekim ayında Berlin'in merkezi Alexanderplatz'ta öldüresiye dövüldü. Hunharca, nedensizce. Konuyla alakalı 6 Türk genci tutuklandı ve dava başladı. Hatta baş şüpheli Onur U. olaydan sonra Türkiye'ye kaçtı. Alman başbakanı Merkel Erdoğanla görüşüp Onur'un bulunmasını istedi ve bu görüşmeden sonra Onur Almanya'ya dönüp teslim oldu. Olay yerinde yakılan mumlar, getirilen çiçeklere baksanıza. Kim getirdi o çiçekleri oraya, belki arkadaşları, belki ailesi, belki yoldan geçenler. Ama o ışıl ışıl yere bakınca insana verilen değeri, üzüntünün büyüklüğüyle orantılı şekilde anlamak mümkün. Bundan sonra belki aynı yerde yine gençler kavga edecek, yumruk atacaklar, birbirlerini yere düşerecekler. Ama belki de saniyenin onda biri için ayakta kalanın aklı bu ışık demetine gidecek  ve belki öldürmeyecek.

 Gelelim sağdaki resme. Burası da Burak Yıldırım'ın FB-GS maçından sonra bıçaklanarak öldürüldüğü Edirnekapı Metrobüs istasyonu. Burak da maç dönüşü GS formalı iki kişi tarafından hunharca öldürüldü. Hunharlık aynı. Peki ya ölüm sonrası. Olay mahallinden kalan sadece yerleri yıkayan çöpçü ve atılmış pet şişeler. Bugün Edirnekapı Metrobüs durağında cinayetle ilgili tek bir anı yok. Belki de  bugün üstüne basıp geçtin kan izlerinden. Ne oldu. Süpürdük ve geçti değil mi herşey. Doğuştan balık hafızalı değil hiç kimse, herkes insan hafızalı, ama tercih ediyoruz balık hafızasını. Hayatta kalmayı kolaylaştırıyor diye. O zaman da bir zebra parça parça edildiğiyle kalıyor, bizse otlamaya devam ediyoruz, taaaa ki  yiyene kadar aslan bizi.

Zaten bir zebra ölürse bize daha çok ot kalmaz mı, hatta şanslıysak bugün ot yerine balık bile yiyebiliriz.


















11 Nisan 2013 Perşembe

Laik ve dincilerin aynı yemekleri yemesi

Laik ve dincilerin aynı yemekleri yemesi


California, Cern, Yokohama Üniversitelerinde yaptığım gözlem ve araştırmalarım sonucu saptadığım durum. Fatih Çarşamba, Kadıköy Moda, Teşvikiye Saray, Ümraniye Çarşı araştırmalarımızın temel noktası oldu. Sağcı-solcu, Komünist-islamist aynı tavuklu pilava kaşık sallıyor, aynı dönere çatal geçiriyordu. Bazı ultra modern tikilerimiz lahmacuna burun kıvırsa da kıymalı pideye hayır diyemiyorlardı. Teşvikiye'de tavuk döner gerçek tavuktan yapılırken Sultangazi'de martı eti de kullanılıyordu. Bu fark ishal yapmak dışında deneklerimizde ciddi bir ayrışmaya neden vermedi. Araştırmamızın bizi en şaşırtan unsuru Taksim'de leş diye tabir edilen Kızılkayalar hamburgerinin ulusalcı zenginlerin kalesi Bağdat caddesinde gördüğü ilgi oldu. Parasızlık ve alkolün getirdiği çaresizlik yüzünden siyah ve kahverengi türkler tarafından yenilen ıslak hamburger, Kadıköy'ün beyaz türkleri tarafından uğruna sıra beklenerek yenen bir yiyecek haline dönüşmüştü. Bu kompleks olgu karşısında doktora hocam Prof. Kraft Jacobs Suchard'dan yardım istedim. O bile konuyu açıklamakta zorlandı, düşündü, düşündü sonunda "Mein Sohn, eigentlich dies Volk hat nur eine Farbe. Ihre Bausteine sind identisch. Egal von welcher seite, jede kocht zu hause bohnensuppe zum abendtisch. Glaub nicht das sie einander hassen." (Oğlum bu milletin aslında hepsi tek renk, çimentoları aynı, hepsinin evinde akşamları kuru fasulye pişiyor, bakma sen birbirlerinden nefret etmelerine) diyerek konuyu kestirip attı.

Küvet

Küvet


Her türk genci Hollywood filmlerinden sevdicek ile güzel bir banyo nasıl olura aşinadır. Küvet doldurulur, mis gibi kokulu köpükler atılır, etrafa küçük kırmızı mumlar yerleştirilir, bu güzel ortam bir şişe buz gibi şampanyayla şenlendirilir. Bu tablodan çok etkilenen ülkem erkeği ev tutarken muhakkak küvetli bir banyo olmasına dikkat eder. Yıllardır eşek gibi çalışmıştır ve keyifli anlara yakın olduğunu hissetmektedir. Hayatım bak güneş alıyor, mutfak dolapları da bizim tüm çanak tabağı alır laflarına dikkat etmez. Büyük bir küvet ve sevdicekle yapılacak banyo alemi fantezisi erkeğin evi tutması için yeterlidir. Belki ilk zamanlar o küvette bir iki hoş an yaşanır. ama sonra etrafı kapsayan rutinleşme virüsü küveti de sarar ve kadın tarafı ani bir kararla orayı ardiye olarak kullanmaya başlar. Artık evde ıslak, ıslanabilen ya da ıslanma potansiyeli taşıyan ne varsa o küvete cezasını çekmek için atılır. Hayatım bugün işte çok yoğun bir gün geçirdim, bir banyo yapayım lafı, yengenin "Aman ben banyoyu hazırlayayım o zaman" diyerek telaşla hareketlenmesine neden olacak, o sırada içinde kirli bezler olan kova, küvette boydan boya yatarak sizin yerinize keyif çatan vileda sopası, balkona bir kere ayak bastığı için acil olarak yıkanması gereken terlikler balkona çıkartılacak, bunların yerine ise balkonda kurumaya bırakılan banyo sandalyesi, banyo paspası, ayak havlusu oyuna yedek oyuncu olarak sokulacaktır. Sonra da hanımın sağı solu ıslatma, perdeyi çekerek yıkan talimatlarıyla kendinizi banyoya zor atacak, ulan bu küvete niye bu kadar para verdik, bir duş kabini yeterdi mına koyim diyerek dikkatlice su sıçratmadan yıkanmaya çalışacaksınız. Peki mumlar, kadehler, köpükler, kırmızı gül yaprakları ve fonda çalan i love you baby parçası, hepsi yeni alışveriş merkezindeki sinemada, haftaiçi 20, haftasonu 25 liraya.